BAVUL
MELTEM GÜRLE

İÇERİK

Tanım ve Etimolojik Köken

Yolculukta içine eşya konan büyük çanta, valiz.

İtalyanca baule “yolculukta taşınan yük, çıkın” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük geç Latince “balya, çıkın” anlamına gelen baula/balla sözcüğünden evrilmiş olabilir; ancak, bu kesin değildir (Nişanyan Sözlük).

Bavul ile ilgili dilimizde tespit edilen en eski kaynak, Mehmet Bahaeddin’in (Toven) 1924 tarihli Yeni Türkçe Lûgat’ıdır.

16. yüzyılın sonlarında, “bagaj” sözcüğüne ilk kez Oxford İngilizce Sözlüğü’nde rastlanır. Ancak bagajın altın çağı, 19. yüzyılda seyahatin bir statü sembolü haline gelmesiyle başladı. Seyahat edebilecek kadar zengin olanlar kendilerine ahşaptan yapılma ağır sandıklar satın aldı. 20. yüzyılın başlarında, demiryolu ağının genişlemesi ve buharlı gemi seyahati sayesinde daha fazla insan seyahat ediyor ve bagajlarını yanlarında taşıyorlardı. Sandıklar çok hantaldı ve taşınmaları zordu. Bu nedenle bavul devreye girdi. Bir sandıktan daha hafif ama yine de hacimli olan ilk bavullar, ahşap veya çelik bir çerçeve üzerine gerilmiş deri veya hasırdan yapılıyorlardı.

İllüstrasyon: © Özge Samancı

Tahta Bavul: Haydarpaşa Garı’ndan İstanbul’a Bir Bakış

Nazım Hikmet’in 17 bin mısradan oluşan destansı şiiri Memleketimden İnsan Manzaraları’nın (2016) birinci bölümü İstanbul’da, Haydarpaşa Garı’nda başlar. Şiirden çok romanı andıran bu benzersiz kitapta, Nazım Hikmet daha ilk dizelerden itibaren kimlerin hayatını anlatacağını hissettirir. Garın merdivenlerinde yoksul bir adam oturmaktadır. Pulanyacı Galip Usta’dır bu. 52 yaşındadır. İşsizdir. Babası gibi erken ölüp ölmeyeceğini, ölürken üzerinde yorgan olup olmayacağını düşünmektedir. Biraz sonra kendisi gibi hayatın kıyısında kalanları taşıyacak 550 numaralı üçüncü mevki vagonuna binecektir. 15.45’te Eskişehir’e hareket edecek tren yola çıkmak üzeredir. Nazım Hikmet’in Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde treni bekleyen köylüleri, askerleri, işçi ve mahkumları gösterdiği bu sahne, ara ara tekrar eden şu dizelerle bölünür:

Haydarpaşa garında bahar.
Sepetler ve heybeler
merdivenlerden inip
merdivenleri çıkıp
merdivenleri tutuyorlar.

Anlatıcının bakışı, sepetler ve heybelerin tekrar eden görüntüsünden sekerek, Eskişehir trenini bekleyenlerin zihinlerini bir bir dolaşır, onların düşüncelerini, günlük hayatla ilgili kaygılarını; daha da önemlisi, özlemleriyle hayal kırıklıklarını okuyucuya aktarır. Bunlar öyle kişilerdir ki, dönemin en sık rastlanan seyahat eşyası olan tahta bavul onlar için lüks sayılır. Hele hele keten kumaşla kaplı olanları, ancak orta sınıfların satın alabileceği kıymetli bir eşya olsa gerektir: “Bavulu keten kılıflı bir yolcu gibi böyle postaya değil binmek Semplon’a Sirkeci’den” diye düşünür Makinist Alaeddin (Hikmet, 2016). Vagonlu’da yatmayı, “geceleri oturup karşısında küçük kırmızı abajurların” vagon-restoran’da rakı içmeyi hayal eder (Hikmet, 2016). Ama bu zevkler onun sınıfından insanlar için düşünülmemiştir.

Haydarpaşa’da tahta bavulları daha yakından görmek için, köyden kente göçün iyice hızlandığı 1950’lere ve 1960’lara kadar beklememiz gerekecektir. Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları (1962) adlı romanı böyle bir sahneyle açılır: İflahsız Yusuf’un oğlu Mehmet, bir elinde tahta bavulu, sırtında denk yapılmış yorganı, cebinde elinden tutacağını umduğu hemşerisi Gafur Ağa’ya yazılmış mektubu ile bir sabah Kuşluk Treni’nden iner ve Haydarpaşa’ya varır. Okuma yazma öğrenmek, meslek edinip para kazanmak ve kardeşlerini yoksulluktan kurtarıp yanına aldırmak için köyünü bırakıp İstanbul’a gelmiştir. Orhan Kemal, onun şehrin karmaşası içindeki şaşkınlığını çok güzel anlatır. Vapurdan inenlerin kalabalığı, kulağında patlayan sesler ve gözünü alan sayısız görüntüler karşısında tutulup kalmıştır Mehmet: “Yalnız o. Ablak yüzünde şaşkınlık, tahta bavuluyla Galata köprüsünün boyuna çarpan, çarptıkları halde de homurdanıp sık sık küfreden kalabalığı içinde dikilekalmıştı” (Kemal, 1962).

Büyük hayallerle İstanbul’a gelen Mehmet ve ailesi üzerinden anlatılan bu köyden kente göç hikayesi, daha sonra Halit Refiğ’in senaryosunu Orhan Kemal ile yazdığı Gurbet Kuşları (1964) filminin de konusu olur. Film, Maraşlı bir ailenin, geçim sıkıntısı sebebiyle İstanbul’a göç etmesini konu alır ve yine benzer bir sahneyle açılır: Bakırcıoğlu ailesi, ellerinde tahta bavullarla trenden iner ve İstanbul’un cıvıltısı karşısında sersemlemiş bir şekilde Haydarpaşa’nın önünde dikilirler. Filmin sonunda yine aynı yerde, bu sefer yenilmiş ve hayallerini kaybetmiş olarak görürüz onları. Tahta bavullarıyla aynı gardan trene binip gerisin geriye dönerler. Büyük bir heves ve umutla başlayan yolculuk, yıkım ve kayıpla sonuçlanmıştır.

Gurbet Kuşları filminden: “Bakırcıoğlu ailesi, ellerinde tahta bavullarla…” Kaynak: Halit Refiğ, Gurbet Kuşları (Artist Film, 1964)

Asuman Suner, Türk sinemasında aidiyet meselesini tartıştığı araştırması Hayalet Ev’de (2006) Haydarpaşa’dan İstanbul’a doğru yönelen bu bakışın 1960’ların ortalarından itibaren tekrar eden bir motif haline geldiğini yazar:

1960’ların ortalarından itibaren yapılan filmlerde ise, filmin sunduğu bakış açısı, İstanbul’un içinden, İstanbullu bir perspektif değil, İstanbul’a yeni varmış bir yolcunun, kente dışarıdan bakan bir yabancının perspektifidir. Bu dönem filmlerinde gözlemlenebilecek bir eğilim, öykülerin İstanbul’un içinde değil, İstanbul’a giriş noktasından başlamasıdır (Suner, 2006: 220-221).

Haydarpaşa’nın Gurbet Kuşları’ndan sonra, köyden kente göçenlerin hayalleriyle hayal kırıklıklarını anlatan sembolik bir mekân haline geldiği söylenebilir. Tahta bavul ise, bu sahneyle göçmenlerin ve göçmenliğin temsili haline gelir. Elinde bavuluyla Haydarpaşa’da, Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan bu göbek deliğinde dikilen karakterle dolup taşar romanlar ve filmler.

Meraklısı İçin Not:

Edebiyat eleştirmeni Memet Fuat 1998’de Nazım Hikmet’in yazdığı mektupları, Piraye’ye Mektuplar başlığı altında derledi ve yayınladı. Fuat, kitaptaki sunuşunda şunları yazdı:

“Nazım’ın 1933’ten 1950’ye kadar, on yedi yıl boyunca, çeşitli cezaevlerinden kendisine yazdığı mektupları, Piraye bir tahta bavulda saklardı. Ceviz ağacından yapılmış, 41 x 26 x 14 cm boyutlarında küçük bir tahta bavul. Küçük olduğu için, belki ‘çanta’ demek daha doğru. Bu ceviz çantayı ona Nazım sanırım Çankırı Cezaevi’ndeyken yapmıştı” (Fuat, 1998).

Mukavva Bavul: “20 Dolar 20 Kilo”

60’lı yıllara gelindiğinde, tahta bavulların yerini mukavva bavullar aldı. Taşradan İstanbul’a gelenler belki hâlâ tahta bavulları kullanıyorlardı; ama, İstanbul’dan gitmek zorunda kalanların elinde bir tür sert mukavvadan yapılmış bu oluklu bavullar vardı artık. Çok dayanıklı sayılmazlardı. Aslına bakarsanız, fazla eşya taşımaya da müsait değillerdi.

1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu nüfusun bir kısmı, dönemin Kıbrıs politikasının bir parçası olarak şehri terk etmek zorunda bırakıldığında, gidenlerin bazılarının elinde bu bavullardan vardı. Kısa bir süre içinde gruplar halinde İstanbul’u terk ettiler. Başlarına gelenden dolayı şaşkındılar. Bu nasıl olmuştu? Neden olmuştu bu?

2 Kasım 1964’te hükümet, 6/3801 sayılı kararname ile Yunan uyrukluların Türkiye’de bulunan taşınmazları üzerinde tasarrufta bulunmalarını yasakladı. Bunun neticesi olarak, İstanbul’da yaşayan yaklaşık 12.000 Yunan uyruklu ülkeyi terk etmeye zorlandı. Çoğu iş güç sahibi bu insanlar ve onlarla evli Türkiye vatandaşı Rumlar böylece sürgüne gönderilmiş oldular. Özgür Kaymak’ın aynı konulu doktora tezinden kitaplaştırdığı İstanbul’da az(ınlık) olmak. Gündelik hayatta Rumlar, Yahudiler, Ermeniler (2017) adlı araştırmasında anlattığı üzere, 1964 kararından kısa bir süre sonra yaklaşık 30.000 Rum, vatanlarını geride bırakıp Yunanistan’a göç etmek zorunda kaldı. Yine Kaymak’ın aktardığı gibi, o dönemde göçmek zorunda kalan Rumlardan biri durumu şöyle anlatıyordu: “İnsanlar Tepebaşı’ndan ellerinde bir çanta bir gecede evlerini, bütün varlıklarını burada bırakıp, gitmek zorunda kaldılar” (2017).

Yürürlüğe sokulan bu kararname ile, 1964 yılı boyunca sürgün listeleri hazırlandı ve gazetelerde yayımlandı. İnsanlar sabahları bu listelerde isimlerini aradılar. Bulduklarında polise başvurmak zorundaydılar; yoksa polis kapılarına dayanıyor ve gönüllü olarak ülkeyi terk edeceklerine dair bir metin imzalatıyordu.

“Gitmeniz için sürenizi de belirliyorlar. 48 saat ile 10 gün arasında değişen bir süre. Yanınıza 20 kilo kişisel eşyanız ve 20 dolar karşılığı Türk lirası haricinde hiçbir şey alamıyorsunuz. Banka hesaplarınıza hemen bloke konuyor. Gayrimenkulleriniz üzerine de tedbir konuyor. Rahmetli babanızdan kalma ikonanıza bile izin verilmiyor” (Erturan, 2014).
Rum Sürgünü sırasında sınır kapısında bekleyenler, 1964: “Yanınıza 20 kilo kişisel eşyanız ve 20 dolar karşılığı Türk lirası haricinde hiçbir şey alamıyorsunuz.” Kaynak: Altüst no. 12 (Nisan-Haziran 2014) []

“Binlerce insanın birdenbire ve tesadüfen aynı günlerde, 20 kilo ve 20 dolar ile yaşamlarını terk etmeye özgür iradeleri ile karar vermeye sebep olacak bir akıl tutulmasına kapıldıklarına kim inanır bilinmez,” diye yazıyor Rita Ender (2014). Ama inanıldı işte. Gazeteler bu olayı süsleyip püsleyerek yazdılar ve bir büyük cezaya dönüşen bu sürgünün üzerini örttüler.

İstanbul’da yaşayan azınlıklara uygulanan ilk haksız muamele değildi bu. Şehrin Rumları, Ermenileri, Yahudileri o güne dek defalarca ayrımcılığa uğramışlar ama olayların bir gün düzeleceği umuduyla memleket bildikleri bu şehirde tutunmaya çalışmışlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok aileyi felakete uğratan Varlık Vergisi’nin ve onun ardından gelen 6/7 Eylül 1955 Olayları’nın acıları daha dinmemişken, şimdi de dönüşü olmayan bir yola çıkmaya zorlanıyorlar, ellerinde avuçlarında bir şey olmadan bir bilinmeze doğru gönderiliyorlardı.

“1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu nüfusun bir kısmı, şehri terk etmek zorunda bırakıldığında elinde bir tür sert mukavvadan yapılmış bu oluklu bavullar vardı” Kaynak: “1964 Tehciri için özel konferans” Agos [Çevrimiçi Edisyon] (29.10.2014) []

İlay Romain Örs, sürgünün nasıl gerçekleştiğini ve yeni bir hayat kurmak zorunda olanların neler yaşadıklarını anlatan İstanbullu Rumlar ve 1964 Sürgünleri adlı kitabın önsözünde, İstanbullu Rumların hayatında bu felaketin elbette bir ilk olmadığını ama hepsinden derin bir iz bıraktığını yazar: “Rumlar 1964 yılında başlayan süreç için apelassis sözcüğünü kullanırlar. Sözcük anlamıyla kovulma, evinden ayrılmaya zorlanma, sürülme, sürgün edilme demektir. 1964 Rumların yaşadığı tek yerinden edilme tarihi değildir; ancak apelassis tek başına kullanıldığında tartışmasız şekilde bu sürece işaret eder” (Örs, 2019: 10).

Böylece binlerce Rum yanlarına alabildikleri 20 kilo eşya ile birlikte, bütün mal varlıklarını geride bırakarak 1964’te İstanbul’u terk ettiler. Çoğu bir daha hiç geriye dönmedi, dönemedi, dönmek istemedi. Mukavva bavul, 20 kilo eşyayı ve bir büyük kalp kırıklığını taşımak için uygundu. Daha fazlası zaten taşınamıyordu.

Meraklısı İçin Not:

2014 senesinde Babil Derneği, Rum tehcirinin 50. senesini anmak ve yakın tarihte geçmesine rağmen çok da iyi bilinmeyen bu olayı gündeme getirmek üzere 20 Dolar 20 Kilo adlı bir yüzleşme projesi başlattı. Bu projenin bir parçası olan “20 Dolar 20 Kilo, Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Sürgün Hikayelerinden Biri” başlıklı konferans metni yayımlandı.

Vinleks Bavul : “Bavul, Bir Göçmenin Geri Dönüş Umududur”

31 Ekim 1961 yılında Almanya ile Türkiye arasında Türk-Alman İş Gücü Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla, binlerce işçi yeni bir hayat umuduyla gurbet yoluna düşer. Bu anlaşmayla, Türkiye’nin iş gücü fazlalığını yurt dışına aktarma imkânına ulaşacağı ve Almanya’nın da savaş sonrası iş gücü açığını kapatacağı umulmuştur. Türkiye’den Almanya’ya çalışmak üzere gidenlerin, bu sorunlar halledildikten sonra evlerine geri dönecekleri varsayıldığı için onlara Gastarbeiter (misafir işçi) adı verilir. Ne var ki, hem kendileri hem de aileleri için daha iyi yaşam koşulları bulabilmek üzere Almanya’ya giden işçilerin birçoğu, bir daha geri dönmez. O dönemde seçilen işçilerin ailelerini yanlarına almalarına izin verilmemiştir (Abadan-Unat, 2017: 11). Ancak bir zaman sonra çocuklarını ve eşlerini de getirmeyi başarırlar ve böylece Almanya’nın günümüzdeki göçmen nüfusunun en büyük kısmını oluşturur hale gelirler.

Almanya’ya giden işçilerden birisi bavulunun üzerinde beklerken, 1965. Kaynak: Katja Iken, “Türkische Gastarbeiter: Von Istanbul in den Ruhrpott” Spiegel [Çevrimiçi Edisyon] (040.04.2017) [] / © Hans Rudolf Uthoff

1961 senesinde Türkiye’den ayrılan ilk işçilerin İstanbul’un Sirkeci Garı’nda başlayan üç günlük tren yolculuğu Almanya’nın Münih Garı’nda son bulmuştur. Ne var ki, o tarihten bugüne Almanya’ya göçen Türklerin yolculuğu hâlâ devam etmektedir. Birçok göçmen gibi onlar da ne bulundukları yere ait olabilmişler ne de ait oldukları yere geri dönebilmişlerdir. Bu arada kalma halinin en güzel ifadelerinden birini, kendisi de göçmen bir yazar ve şair olan Alev Tekinay’ın (2001) Dazwischen (Arasında) adlı şiirinde buluruz. Tekinay bu şiirde her gün toplayıp boşalttığı bir bavuldan söz eder. Onun yaşamı her sabah geri dönmeyi planlayıp her öğlen yeniden vazgeçtiği bir döngüden ibarettir.

Hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bilseler de, memlekete geri dönme hayali, bütün göçmenlerin hayatının merkezinde durur. Twitter’da 1970’lerde Almanya’da yaşayan birinci nesil işçi ailelerinin yaşamlarını belgeleyen DiasporaTürk (@diaspora_turk) hesabından aktarılan bir fotoğrafın altındaki şu ifade bu ruh halini çok doğru bir şekilde özetler: “Bavul bir göçmenin geri dönüş umududur. Onu yatağın altına ya da bir depoya koymayız. Hep gözümüzün önünde olur ki umudumuzu canlı tutsun.”

“Bavul bir göçmenin geri dönüş umududur. Onu yatağın altına ya da bir depoya koymayız. Hep gözümüzün önünde olur ki umudumuzu canlı tutsun.” Kaynak: Twitter, @diaspora_turk []

“Kesin dönüş” yapmak mümkün değildi belki. Yine de her yaz Urlaub (tatil) zamanı memlekete ziyarete gitmek göçmenliğin şanındandı. Gardıropların üzerine yığılmış vinleks bavullar aşağıya indirilir, içleri memlekettekilerin ısmarladığı türlü çeşitli ıvır zıvırla doldurulurdu. Ardından da çikolatadan Nescafe’ye, kırtasiye malzemelerinden düdüklü tencere lastiğine kadar binbir çeşit hediyeyle günlerce sürecek bir araba yolculuğuna çıkılırdı. Deri görünümlü bir lastikten yapılmış bu bavullar dönemin ruhuna uygundu. Deri olmadıkları için daha ucuzdular. Üstelik yapıldıkları malzeme sayesinde kolayca esneyip genişleyebiliyorlardı. Onun için patlayana kadar doldurulmaları mübahtı. Türkiye’den dönerken aynı bavullara bulgur, peynir, ev yapımı tarhana ve salça kapları tıkıştırılıyor; o dönemde Almanya’da bulunmayan ne kadar yiyecek varsa yedeklenip taşınıyordu.

Almanya’dan Türkiye’ye tatil için geri dönüş: Minibüs üzerinde bavullar Kaynak: Memoirs in My Suitcase [Sergi] Pit Rivers Museum, 2020 [] / © DiasporaTurk

Almanya’ya dönüş daha hüzünlü olurdu. Yiyecekler birkaç haftada tükenirdi. Türkiye de dahil hiçbir yere sığamamış olmanın üzüntüsü çabucak unutulurdu. Memleket hasreti yeniden bastırınca, gardırobun üzerindeki rengarenk bavullara ara ara göz atılır, derin derin iç geçirilir ve fabrikadaki vardiyalar arasındaki molalarda bir sonraki tatilin hayalleri kurulurdu.

ARASINDA

Her gün topluyorum bavulumu
Yeniden boşaltıyorum sonra,

Sabahları uyandığımda
Planlıyorum geri dönüşümü
Ama öğlen olana kadar
Daha da alışıveriyorum Almanya’ya

Değişiyorum
Ama aynıyım yine de
Ve artık bilmiyorum
Kim olduğumu

Her gün daha da büyüyor
Sıla özlemi
Ama yeni vatan sıkı sıkı tutuyor beni
Gitgide artıyor kuvveti

Ve her gün iki bin kilometre
Yol yapıyorum
Hayali bir trende
Bir ileri bir geri
Karar veremeden
Gardırop ile
Bavul arasında
Dünyam bu ikisinin arasında

Alev Tekinay
(Almanca aslından çev. Meltem Gürle)

Sırt Çantası: Özgürlük Rüzgarları

80’lerin ilk yarısı, iki farklı siyaset ve yaşam biçiminin aynı anda devrede olduğu bir geçiş dönemiydi. Darbe yılları geride kalmış ve yeni hükümet kurulmuştu. Fakat üç sene boyunca halka göz açtırmayan askeri idarenin yarattığı korku atmosferi, ülkenin her yerinde hâlâ hissediliyordu. Türkiye’de büyük bir ekonomik ve kültürel kopuşun ilk halkası olan Özal hükümeti, 1983 yılında iktidara geldiğinde gazeteler demokrasinin ülkeye döndüğünü duyurdular. Ama Kenan Evren’in portreleri hâlâ her yerde asılıydı: Devlet dairelerinde, vitrinlerde, hatta apartman girişlerinde. Darbe sonrasında kaybedilen gençlerin akıbeti bilinmiyordu. Daha sonra anneleri meydanlarda toplanacak ve çocuklarını arayacaklardı. Ama henüz bunun işaretleri yoktu. İhraç edilen akademisyenler, kampüslere uzun ve yorgun yüzlerle dönmüşlerdi. Kimse son birkaç yılı nerede geçirdiklerini sormuyordu. Hayatın her alanını tanzim eden kesin kurallar vardı: Belli bir bıyık tarzı ideolojik kabul edilmiş ve devlet dairelerinde yasaklanmıştı. Devlet görevlilerinin giyim kuşamını düzenleyen kıyafet yönetmeliği, sıkı bir şekilde uygulanıyordu. Fakat yine de bir şeyler değişiyordu. Dış ticaret yasağının kaldırılmasının bir sonucu olarak raflarda ithal viski ve sigaralar belirmişti. Renkli televizyon yayınına geçildi; özel radyolar o zamana kadar yasaklı Arabesk şarkılar çalmaya başladılar ve birden bire yaygınlaşan telsizler sayesinde başka mahallelerde “arkadaş aramak” mümkün oldu. Nurdan Gürbilek 80’li yıllara özgü bu zıtlıklar ve çelişkiler halini şöyle özetler:

“İki farklı iktidar projesinin, iki farklı söz siyasetinin, nihayet iki farklı kültür stratejisinin sahnesi olmuştu 80’ler. Bir yandan bir baskı ve yasaklar dönemiydi, diğer yandan yasaklamaktansa dönüştürmeyi, yok etmektense içermeyi, bastırmaktansa kışkırtmayı hedefleyen daha modern, daha kurucu, daha kuşatıcı denilebilecek bir kültürel stratejinin kendini varetmeye çalıştığı yıllar. Bir yandan bir red, inkâr ve bastırma dönemiydi, diğer yandan insanların arzu ve iştahının hiç olmadığı kadar kışkırtıldığı bir fırsat ve vaatler dönemi” (2001: 8-9).

Özal hükümetinin izlediği liberal ekonomik politikalar, bu arzu ve iştahı daha da kamçılıyordu. Orta sınıfın bir kısmı bu yeni düzenin içinde gitgide yoksullaşırken; bir başka kısmı da hızla zenginleşiyor ve daha önce ulaşamadığı ithal mallarla donattığı hayatının keyfini sürüyordu. Vatandaşların bazıları birikimlerini yüksek faizler vererek işletmeyi vaat eden bankerlere teslim ettiler. Bazı fırsatçılar hayali ticaret işine girdiler. Sonuçta yeni bir hayat ve yeni arzular meydana çıktı. Ev kadınları renkli taytlar giyip aerobik yapmaya başladılar, erkekler arabalarını ve sigaralarını değiştirdiler, çocuklar ise ithal spor pabuç ve müzik seti peşine düştüler.

Havalı sırt çantası. Kaynak: Özge Samancı. Bırak Üzülsünler: Türkiye’de Büyümek. (İstanbul: İletişim Yayınları, 2017) / © Özge Samancı

Yeni yeni hayata katılan bu ithal ürünlerin arasında dikkat çeken arzu nesnelerinden biri de sırt çantasıydı. O zamanlar Türkiye’de üretilmeyen bir çanta türüydü bu. Onun için hem pahalıydı hem de nadir bulunuyordu. Üstelik, bu çantayı satın almayı başarsanız bile onu taşımaya cesaret etmek başlı başına bir meseleydi. Türkiye, 70’li yıllardan daha yeni çıkmıştı ve o dönemde sırt çantası taşıyan birinin Sultanahmet’teki “bitli turistler”den biri olduğuna inanılırdı. Bütün eşyalarını sırtına takarak gezen biri ancak hippi (hippie) olabilirdi çünkü. Yani çantayla beraber yalnızca özgürlük hissi değil, bir dolu önyargı da birlikte geliyordu. Genç bir kadının bu çantayı taşıması daha da zordu. Bunu taşıyan birinin, “nerede akşam orada sabah” türünden bir hayat sürdüğü ve o dönemde kadınlara biçilen genel ahlak kurallarına aldırış etmediği düşünülürdü. Halbuki bu çantalar, çok sayıda bölmeye sahip olduklarından pratiktiler. Üstelik sırta takıldıkları için taşınmaları da bavuldan daha kolaydı. Ayrıca insana kaygısız ve bağımsız bir hava veriyordu.

Sırt çantası ile ilgili bütün önyargılara rağmen, 80’lerin ikinci yarısında sırt çantaları daha yaygın bir şekilde kullanılmaya başladı. Renk renk baskılarla süslenmiş sırt çantaları, yalnızca genç insanların değil; her yaştan kişinin seyahat, spor ve gündelik ihtiyaçlar için kullandığı çantalar haline geldiler. Ayrıca, kuralları yıkmasıyla bilinen ve vatandaşın önüne spor kıyafetle çıkmayı göze alan ilk cumhurbaşkanı olarak hatırlanan Turgut Özal’ı da sırtında bir çantayla düşünmek hayli mümkündü.

Bavul Ticareti: “Hayali Beden” Olarak Bavul

Dünya, 90’lı yıllara büyük bir sarsıntı ile girdi. Berlin Duvarı’nın yıkılması, Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka politikaları ve son olarak Doğu Avrupa ülkelerinin birer birer sosyalist sistemden ayrılmasının ertesinde, Sovyetler Birliği 1991 senesinde dağıldı. 22,4 milyon kilometre karelik yüzölçümüyle dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip, 287,6 milyonluk nüfusu ve 100’ü aşkın farklı milleti barındıran yapısı ile Soğuk Savaş’ın baş aktörlerinden olan Sovyetler Birliği’nin çöküşü, uluslararası sistemde yarattığı siyasi, ekonomik ve kültürel sonuçlar açısından 20. yüzyılın en önemli olaylarından biriydi.

Bu dönüşüm, özellikle Ruslar için büyük bir yoksulluk, bunalım ve sefalet döneminin başlangıcı oldu. Dağılmanın hemen ardından Rusya’nın gayrisafi millî hasılası yarı yarıya düştü (Kaplan, 2000). Yeni kurulan Rusya Federasyonu’nun vatandaşları, Batının gözünde “özgür” ve bağımsızdılar artık. Ama özgürlük çok ağır bedellerle gelmişti. Şimdi açlık, yoksulluk ve hastalıkla mücadele etmek zorundaydılar. Rus vatandaşları çareyi, bavullarına doldurdukları eşyaları Türkiye’de satmakta buldular. Dönerken de, Rusya’da satabilecekleri bir iki parça şeyi yanlarında götürüyorlar ve bu şekilde geçimlerini sağlamaya çalışıyorlardı. Böylece Türkiye ile Rusya arasında günümüze kadar devam eden bavul ticareti ilişkisi de başlamış oldu.

Bir ülkeden başka bir ülkeye, tekrar satmak maksadıyla bavul veya bagajda mal götürme ve getirme olarak tanımlanan bavul ticareti, kayıt altına alınmayan bir dış ticaret biçimini anlatır. O dönemde iki ülke arasındaki fiyat farkından faydalanarak alışveriş yapan Ruslar bundan geçimlerini sağlarken, alım satım işlemlerinin herhangi bir mevzuata tabi olmamasından yararlanan Türkiyeli küçük işletmeler de bu ticaret biçimi sayesinde aniden zenginleştiler.

1980’lere kadar İstanbul’un sıradan bir semti olan Laleli, bavul ticareti yıllarına gelindiğinde, kendi başına çok büyük bir gelir sağlayan apayrı bir merkez haline gelmişti. Çoğunlukla kadınlar tarafından yürütülen bavul ticareti ağırlıklı olarak orada gerçekleşiyordu. Ruslar, Türkiye’ye genellikle yedek parça getiriyor; giderken de çoğunlukla tekstil, deri ve ev eşyaları gibi tüketim malzemelerini yanlarında götürüyorlardı: “Zirveye çıktığı 1995 yılında, bavul ticareti hacminin 10 milyar $’a ulaştığı tahmin edilmektedir ve Türkiye’nin aynı yıl boyunca Laleli’deki yaklaşık 5.000 dükkan vasıtasıyla kabaca 5 milyar $’lık satış yaptığına inanılmaktadır” (Özel ve diğ., 2019).

Deniz Yükseker, bu kayıt dışı ticaret biçimini cinsiyet ilişkileriyle bağlantısına odaklanarak Laleli Moskova Mekiği (2003) adlı araştırmasında konu edinir. Bu çalışma, 1990’larda yaşanan bavul ticaretinin Trabzon ve İstanbul, Laleli’de yarattığı toplumsal sorunlara değinmesi bakımından önemlidir. Bu yeni misafirler Türkiye’yi hazırlıksız yakalamıştır. Ülkenin alışkanlıkları, gelenekleri ve kültürü ile uyumlu olmadıkları için, hepsi tek bir isimle anılarak “Nataşa” diye damgalanır ve özellikle Karadeniz’de seks işçisi muamelesi görürler. Ayşula Kurt, Rusya’dan Trabzon’a gelen göçmen kadınların anlatılarından yola çıkarak yazdığı Bavula Sığmayan Hayatlar (2021) adlı makalesinde göçün cinsiyetlendirilmiş haline bakar ve bavulda taşınanların sadece “mallar” olmadığını, göçmen kadınların toplumsal belleklerinde yer eden izler bıraktığını anlatır: “[…] yer değiştiren göçmen, bedenine eklemlenen toplumsal kabul ve alışkanlıklarının birçoğunu da bavulunda taşımaktadır” (2021: 258). Ona göre bu kadın göçmenler söz konusu olduğunda bavul, yalnızca “yanlarında satmak için getirdikleri malzemeleri taşıdıkları bir nesne olarak değil, metaforik olarak göçmenin tüm toplumsal ve kültürel alışkanlıklarını, göç öncesi ve sonrasındaki yaşama ilişkin duygu ve düşünce dünyasını içinde taşıyan ‘hayali bir beden’ olarak” ele alınmalıdır (Kurt, 2021: 258).

Laleli’de bavul ticaretinin patlamasına dair, Cumhuriyet Dergi, 1988. Kaynak: Marmara Üniversitesi [=Kapatılan Şehir Üniversitesi’nden Devir], Taha Toros Arşivi []

El Değiştiren Bavul

Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim (2013) romanı, “Allahın bile unuttuğu” Pirkanis köyüne yolu düşen bir öğretmenin hikayesini anlatır. Onun neden bu uzak köye geldiğini bilmeyiz. Sürülmüş mü, kaçmış mı, bir deniz kazasından sağ mı kurtulmuş; hiçbirini bilmeyiz. Bildiğimiz, bir sabah elinde bavuluyla dağın eteğinde gizlenmiş bu yoksul köyün dibinde belirdiğidir. Ona sorulan ilk soru kalıcı olup olmadığıdır. Kalacağını söylediğinde çocuklara “biraz hesap biraz kitap” öğretmesi istenir. Sınıf yerine geçen alçak dama girdiğinde, çocuklara bildikleri Türkçe sözcükleri söylemelerini ister. Duydukları hep aynıdır: “Kar, ana, bayrak, dağ, kurt, öğretmen, köy, köpek, yol, ağaç…”

Sene sona erip de köyden ayrılırken öğretmen, bambaşka bir insandır artık. Veda etmeden önce, öğrendiklerinin hepsini unutmalarını ister çocuklardan; çünkü, kendi dünyasının gerçeklerinin, doktorun, öğretmenin ulaşmadığı, en basit ihtiyaçların bile karşılanmadığı bu dağda hiçbir anlamı olmadığını anlamıştır:

Ama ben, şimdi sizden, giderayak, bir şey istiyorum: Bütün öğrettiklerimi unutun. Dünya dönüyor, evet, ama belki de burda, bu dağ başında, dönmemesini bilmek daha doğrudur. Size Hayat Bilgisi dersleri verdim sevgili çocuklar, ama hayatın gerçek bilgisini, siz, kendiniz burda, iki sınır arasında, bu dağ başındaki köyünüzden uzak kentlere gittiğinizde, askerliğinizde, öğreneceksiniz. Unutmayın ki, kitaplarda yazılanla, okullarda öğretilenler her zaman doğru değildir. Benim için doğru olan, sizin için gerekli değildir. Benim için gerçek olan, sizin için, gerçek değildir (Edgü, 2013: 188-189).

Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün çektikleri İki Dil, Bir Bavul (2008) adlı film, Edgü’nün romanının uzak yankılarını taşır. Film, Şanlıurfa Siverek’e bağlı Demirci köyüne atanmış ve Emre Aydın’ın oynadığı Denizlili genç öğretmenin, bu Kürt köyünde geçirdiği bir seneyi anlatır. Elinde bavulundan başka bir şeyi olmadan kendini tanımadığı bir köyde bulan bu genç adamın, dilini bilmediği çocuklarla geçirdiği bir sene içinde yaşadığı çaresizliği izleriz hep birlikte. Öğretmen, Türkçe öğretmeye gelmiştir ama ne öğrenciler Türkçe bilir ne de öğretmen Kürtçe… Filmin bir sahnesinde öğretmen, “Senin adın Zülküf mü?” diye sorar öğrencilerden birine. Cevap gelmez. Resimdeki arıyı göstererek yeniden sorar, “Bu ne?” Çocuklar utangaç bir şekilde gülüşürler. Genç adamın sorduğu her soru havada kalır ve anlaşmak mümkün olmaz. “Anlamıyorsunuz değil mi? Öyle gülüyorsunuz. Ben de sizi anlamıyorum zaten. Ne yapacağız?” der en sonunda öğretmen.

İrfan Aktan (2009), bu filme dair bir incelemesinde “bavul”un, sürekli göçebelikle, sürgünle geçen hayatlar için çok önemli bir metafor olduğunu ve İki Dil Bir Bavul’un o göçebeliği ilk defa muktedir olana yaşattığını yazar ve bu söylediğinde haksız da değildir. Çünkü film, 80’li yıllarda başlayan çatışmalar sonucunda yaşanan göç dalgası nedeniyle Batı’ya ve büyük kentlere savrulmuş Kürtlerin aksine, Batılı bir gencin göçebeliğine ve yalnızlığına odaklanır. Yani bavulu Kürtlerin değil, Batılı öğretmenin eline verir. Yabancı olan, eğreti olan, diğerleriyle anlaşamayan da bu öğretmendir. Düşkırıklığı, aidiyetsizlik, çaresizlik ona biçilir. Film, bir diğer yanıyla da 1950-1980 arası Türk edebiyatına damgasını vuran köy romanlarında sık sık karşımıza çıkan idealist öğretmen tipinden çok farklı bir resim çizer: “Köy Enstitüleri’nde aldıkları eğitimin de sonucu sayılabilecek, ama aynı zamanda genel cumhuriyet ideallerinin bir yansıması biçiminde de görebileceğimiz, halkın eğitim yoluyla aydınlanması fikri”nin vücut bulmuş hali olan idealist öğretmen tipi (Irmak, 2018: 241), cehaletle savaşmak konusundaki kararlığı ve bilginin mutlaklığına duyduğu inançla dikkat çeken bir karakterdir. İki Dil, Bir Bavul’un öğretmeni ise, çocukluktan yeni çıkmış yüzüyle katı ve tavizsiz biri değildir. Büyük ideallerini başkalarına dayatmak gibi bir niyeti de yoktur. Aksine öğrenmek ve anlamak ister. Film ilerledikçe, tıpkı bavulun el değiştirmesi gibi öğretmen ile öğrencinin de birbirinin yerini aldığı görülür ve öğretmenin, Demirci köyünden ayrıldığında bavulunda oraya getirdiğinden çok daha fazlasını taşıyacağını fark ederiz.

İki Dil, Bir Bavul, Film Afişi: “… Bavulu Kürtlerin değil, Batılı öğretmenin eline verir. Yabancı olan, eğreti olan, diğerleriyle anlaşamayan da bu öğretmendir.” Kaynak: Beyazperde / İki Dil Bir Bavul []

Hakkari’de Bir Mevsim, öğretmeni kendi gerçeğinin tek gerçek olmadığını anladığı yere kadar taşımış; ama, onu kendisine benzemeyenle eşit bir ilişki kurabileceği noktaya ulaştırmamıştı. Öğretmen –her ne kadar duygularında sahici olsa bile– çocuklara yine ne öğrenip ne öğrenmeyeceklerini, neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu söylüyor, onları kendi baktığı yerden uygun gördüğü kadere bir kez daha mahkum ediyordu. İki Dil, Bir Bavul ise, bu bakış açısını, Batılı öğretmenin “bagajı” olarak temsil ederek, bir kez daha bavuldan çıkarır ve birbirimizi anlamanın mümkün olup olmadığını daha eşitlikçi bir yerden sorgular.

Çekçekliler ve Bavulsuzlar

İnsanın son yüzyıldaki macerasına baktığımızda, dünya üzerinde artan hareketlilik halinin nasıl bir değişime yol açtığını görebiliriz: Tren yolculuğundan kıtalararası uçak seyahatlerine; sabit telefon hatlarından mobil küresel iletişime; insanların ömür boyu çalıştıkları 9-5 işlerinden düzensiz ve güvencesiz çalışma hayatlarına uzanan bir geniş bir resimdir bu. 21. yüzyıla geldiğimizde ise, insanlık tarihinde ilk kez eşzamanlı uluslararası savaşlar yaşandığını, çevresel yıkım tehdidinin ciddi boyutlara ulaştığını, bir yandan çokkültürlü toplumların büyümeye devam ettiğini; öte yandan ise şiddetli etnik çatışmaların tırmanışa geçtiğini görürüz. Bütün bunların sonucu da büyük göç hareketleri olarak karşımıza çıkar.

Hipermodernlik ya da küresel modernlik diye anılan ve şu anda içinde yaşadığımız dönemi (yani 21. yüzyılın ikinci on yılını) belirleyen şeyin, bir yersiz yurtsuzluk hali olduğunu söylemek yanlış olmaz. Devlet ve hükümet kurumlarının yanı sıra ulusal politikaların, ekonomilerin, kültürlerin, dinlerin, toplulukların ve bireylerin merkezden uzaklaştığı, yersiz yurtsuzlaştığı ve yerinden edildiği bir dönemden söz etmek mümkündür. Türkiye de 21. yüzyılın başında etkisi yoğun bir şekilde hissedilen bu yersiz yurtsuzlaşma halinden payını almıştır.

New York Times, önce 2019’da, ardından da 2022’de Türkiye’den Batı’ya doğru yönelen beyin göçüne değinen iki büyük haber yaptı. Her ikisi de İstanbul Bürosu Şefi Carlotta Gall tarafından hazırlanan bu haberlerin birincisi, Türkiye’nin nitelikli işgücünün siyasi ve ekonomik sebeplerle hızla ülkeyi terk ettiğini söylüyordu. İkincisi ise daha çok, artan enflasyondan dem vuruyor ve Türkiye’den Avrupa’ya giden doktorlara odaklanıyordu. Yetkililer, her iki habere de tepki gösterdiler ve sayıların doğru olmadığını iddia ettiler. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, sayılar hatalı değildi. Sadece 2019 yılında 330 bin 289 kişi Türkiye’den yurt dışına göç etmişti. Daha da kötüsü, bu sayıların artması bekleniyordu (TÜİK, 2019). Türkiye Raporu’nun yine 2019 yılında yürüttüğü bir ankete katılan 25-34 yaş arası gençlerin yüzde 51’i, “İmkanınız olsa yurt dışında yaşamak ister misiniz?” sorusuna olumlu cevap verdi. 18-24 yaş arası gençlerin ise, yüzde 55.4’ü yurt dışında yaşamak istiyordu.

Son on yıl içinde Türkiye’den ayrılanların hemen hepsi bu ülkenin nitelikli iş gücünü oluşturan insanlardı. Bazıları soruşturmalara uğradılar, KHK’landılar ve bir tür sivil ölüme mahkum edildiler. Aralarında bir gecede toparlanıp ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar oldu. Diğerlerinin ise, çıkışlarını planlamak için biraz daha fazla zamanı vardı. Ama onlar da bir gün geldi gittiler. Çoğu iyi eğitim görmüş, kendi alanlarında uzmanlaşmış kişilerdi. Daha iyi bir gelecek bulacaklarını umdukları Batı ülkelerine göç ettiler.

Kimsenin evini başka bir ülkeye taşıyacak gücü ve parası yoktu. Doktorlar, mühendisler, bilim insanları, akademisyenler birkaç parça eşya toplayıp uçaklara bindiler. El bagajlarıyla, kabin boyutlarına uygun çekçeklerini arkalarından sürükleyerek gittiler. Türkiye’nin umutlarının bir kısmı da onlarla birlikte gitti.

Bir yandan genç ve eğitimli nüfus, sertleşen siyasi ve ekonomik koşullar sebebiyle ülkeyi terk ederken, bir taraftan da Suriye’deki savaştan kaçan yüz binlerce insan 2011’den itibaren dalgalar halinde Türkiye’ye giriş yaptı. 2022’ye gelindiğinde Türkiye’de, yaklaşık 3,6 milyon kayıtlı Suriyeli mülteci vardı artık (UNHCR, 2022). Göç İdaresi Başkanlığı’nın yayınladığı verilere göre, Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin büyük bir çoğunluğu kadınlardan ve çocuklardan oluşuyor (% 70.9). Yaş aralığı tablosuna göre ise kayıtlı Suriyelilerin yaş ortalaması 22,3 (Mülteciler Derneği, 2022). Hemen hepsi sığınmacı olarak başvuran ama sığınma statüsü tanınmayan (Ataç ve diğ., 2007) bu genç insanların, kadınların ve çocukların Türkiye’deki yaşamı hâlâ büyük zorluklarla devam ediyor; büyük bir kısmı mülteci kamplarında insani koşullardan uzak bir şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışıyor.

Türkiye’den gidenlerin ellerinde çekçekler ve kabine sığsın diye uygun boyutlarda yapılmış el bagajları vardı; fakat, gelenlerin çoğu bavulsuzdu. Savaştan kaçanların yanlarında taşıyabilecekleri şeyler sınırlıydı. Çocuklarını kucaklayıp çıkıvermişlerdi. Yolun bir kısmını yürüyerek kat ettiler. Ellerinde alelacele derdest ettikleri birkaç parça pılı pırtı vardı ancak. Çocuk bezleri, biberonlar, toplayabildikleri kadar nakit para, cep telefonları ve belki de bir iki kişisel eşya. Bazen de geçmişi hatırlatan ve yeniden başlamayı mümkün kılacak sembolik bir nesne: Bir mektup, babadan kalma bir kol saati, bir tespih, bir fotoğraf albümü.

Bavulsuzlar böyle geldiler. Ellerinde poşetler ve torbalar vardı. Yüreklerinde ise büyük bir boşluk ve evlerinden edilmiş olmanın dayanılmaz ağırlığı.

Meraklısı İçin Not:

“Hipermodernlik,” Fransız filozof Gilles Lipovetski (2018) tarafından modernliğin teknokratik bir devrim, hiper-tüketim ile belirlenen son aşamasını tanımlamak için kullanılan terimdir. Bu anlayışa göre tanımlanan hipermodern birey birtakım paradoksları da içinde barındırır. Kimi aşırılıkları olan, benmerkezci ve bireyci bu yeni insan tipi, bir yandan da sorumlu bir etik duruşu ifade edebilir. Yani bir taraftan durdurulamaz bir hızla ve büyük bir iştahla dünyayı tüketirken; öte yandan da gelecek kaygısı taşır. Geleneklerden sıyrılmış bir dünyayla yüzleşmek zorunda kalmış ve eski istikrar modellerinin geçerli olmadığını fark etmiştir. Ancak daha iyi bir gelecek kurabilmek için gerekli araçlardan da yoksundur.

“Global/küresel modernlik” ise, Türkiye kökenli Amerikalı tarihçi Arif Dirlik’in (2017) dolaşıma soktuğu bir tanımdır ve modernleşmenin “küresel bir durum” olduğuna işaret eder. Ona göre, modernliğe artık Avrupa ve Amerika merkezli bir tarihsel fenomen ya da Batılı ülkeler arasındaki bir iç diyalog olarak yaklaşılamaz. Aksine modernlik, pek çok ülkenin dahil olduğu ve kendi yerel sosyal çevrelerinde tecrübe ettiği şekliyle modernin farklı biçimlerini ürettiği küresel bir söylemdir.

Meraklısı İçin Not:

Harran Üniversitesi Göç Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Türkiye-Almanya Gençlik Köprüsü ve Wir e.V. tarafından desteklenen Göçmen Bavulu projesini 2021 senesinde hayata geçirdi. 1 Ağustos-30 Eylül 2021 tarihleri arasında, Türkiye’den ve Almanya’dan göçmen gençlerin katılımıyla gerçekleşen bu proje kapsamında, gençler kendi göç tecrübelerini bavul metaforu üzerinden yazıya döktüler. Bu yazıların derlendiği Göçmen Bavulu isimli kitap, Arapça, Türkçe ve Almanca dillerinde yayına hazırlanmaktadır.

Günümüzde bavullar, neredeyse tümüyle uçak seyahatine yönelik bir şekilde tasarlanıyor. Bugün el bagajı diye anılan bavul türünün atası, 1987’de “Rollaboard” adı verilen ve katlanabilir sapı ile diğerlerinden ayrılan tekerlekli valizlerdi. Bu çantaların özelliği, en küçük depolama alanına sahip havayollarının kabinine sığacak standart boyutlarda tasarlanmış olmasıdır. 2000’li yıllarda havalimanında kontrol edilen bagajlar için yeni ağırlık kısıtlamaları başladığında, rekabet içinde olan bavul üreticileri, farklı malzemeler kullanarak birbirinden hafif modeller piyasaya sürdü. Bavullar artık hareket etmeyi kolaylaştırmak için yatay değil de dikey taşınıyor ve genelde sağlam ama hafif bir malzemeden yapılıyorlar.

KAYNAKÇA

Abadan-Unat, N. (2017). Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa.
İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.

Akar, R. & Demir, H. (2014). İstanbul’un Son Sürgünleri. İstanbul: Doğan.

Aktan, İ. (2009, Kasım 13). İki Dil Bir Bavula Sığar mı? Yeni Aktüel. https://www.yuksekovahaber.com.tr/haber/iki-dil-bir-bavula-sigar-mi-21580.htm

Amnesty International. (2017, Mayıs 22). No End in Sight. Purged Public Sector Workers Denied a Future in Turkey. amnesty.org (Erişim: 20.08.2017).

Ataç, İ., Heck, G., Hess, S., Kaşlı, Z., Ratfisch, P., Soykan, C., & Yılmaz, B. (2017). Contested B/Orders. Turkey’s Changing Migration Regime: An Introduction. Movements: Journal for Critical Migration and Border Regime Studies, 3(2), 9-21.

Dağlıoğlu, E. C. (2014, Ocak 30). 1964 Tehciri, İstanbul Rumlarının sonu oldu [söyleşi]. AGOS. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/6407/1964-tehciri-istanbul-rumlarinin-sonu-oldu

DiasporaTürk. (2017, Mayıs 7). Bavul bir göçmenin geri dönüş umududur. Onu yatağın altına ya da bir depoya koymayız. Hep gözümüzün önünde olur ki umudumuzu canlı tutsun [tweet]. Twitter. https://twitter.com/diaspora_turk/status/860180209424879616.

Dirlik, A. (2017). Kriz, Kimlik ve Siyaset: Küreselleşme Yazıları. İstanbul: İletişim.

Doğan, Ö. & Eskiköy, O. (2008). İki Dil, Bir Bavul [film]. Perişan Film & Bulut Film.

Edgü, F. (2013). Hakkâri’de Bir Mevsim. İstanbul: Sel.

Ender, R. (2014, Ekim 17). 1964 Rum Sürgünü ve Azınlık Hukuku. Bianet. https://m.bianet.org/bianet/siyaset/159995-1964-rum-surgunu-ve-azinlik-hukuku#_ftnref6

Erturan, S. (2014, Ocak 30). 1964 Tehciri, İstanbul Rumlarının sonu oldu [söyleşi]. AGOS.

Hikmet, N. (2016). Memleketimden İnsan Manzaraları: Şiirler 5. İstanbul: Yapı. Kredi.

Fuat, M. (2012). Sunuş. M. Fuat (Der.) içinde. Piraye’ye Mektuplar (N. Hikmet). İstanbul: Yapı Kredi.

Gürbilek, N. (2001) Vitrinde Yaşamak: 1980’lerin Kültürel İklimi. İstanbul: Metis.

Irmak, E. (2018). Eski Köye Yeni Roman: Köy Romanının Kökeni, Tarihi ve Sonu (1950-1980). İstanbul: İletişim.

Kaymak, Ö. (2017). İstanbul’da Az(ınlık) Olmak: Gündelik Hayatta Rumlar, Yahudiler, Ermeniler. İstanbul: Libra.

Kaplan, R. D. (2000, Ekim 8). Who Lost Russia? The New York Times. https://www.nytimes.com/2000/10/08/books/who-lost-russia.html

Kemal, O. (1995). Gurbet Kuşları. İstanbul: Tekin.

Kurt, A. (2021). Bavula Sığmayan Hayatlar: Göçmen Kadın Anlatılarında Trabzon’da Mekanlar, Patikalar ve Mücadeleler. Karadeniz İncelemeleri Dergisi, 15(31), 257 – 296. https://doi.org/10.18220/kid.1017431

Lipovetsky, G. (2018). Hipermodern Zamanlar. A. Altınörs (Çev.). İstanbul: Bilge Kültür Sanat.

Mülteciler Derneği. (2022, Mart 24). Türkiye’deki Suriyeli Sayısı. https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/

New York Times. (2019, Şubat 1). Spurning Erdogan’s Vision, Turks Leave in Droves, Draining Money and Talent. https://www.nytimes.com/2019/01/02/world/europe/turkey-emigration-erdogan.html

New York Times. (2022, Şubat 7). Turkey’s Doctors Are Leaving, the Latest Casualty of Spiraling Inflation. https://www.nytimes.com/2022/02/07/world/asia/turkey-inflation-doctors.html

Nişanyan, S. (2018). Nişanyan Sözlük: Çağdaş Türkçenin Etimolojisi. https://www.nisanyansozluk.com/

Örs, İ. R. (2019). İstanbullu Rumlar ve 1964 Sürgünleri: Türk Toplumunun Homojenleşmesinde Bir Dönüm Noktası. İstanbul: İletişim.

Özel, S., Uçar, B. G., & Sekreter, G. (2019). Türkiye-Rusya İlişkilerinin Ekonomik Boyutu. Edam Dış Politika/Güvenlik, 11, 1-27.

Samancı, Ö. (2017). Bırak Üzülsünler. İstanbul: İletişim.

Suner, A. (2006). Hayalet Ev: Yeni Türk Sinemasında Aidiyet, Kimlik ve Benlik. İstanbul: Metis.

UNHCR BM Mülteci Örgütü. (2022). Türkiye’deki Mülteciler ve Sığınmacılar. https://www.unhcr.org/tr/turkiyedeki-multeciler-ve-siginmacilar

Tekinay, A. (1997). In drei Sprachen leben. S. Fischer & M. McG (Ed.) içinde.
Denn du tanzt auf einem Seil, Positionen deutschsprachiger MigrantInnenliteratur. (27-33). Tübingen: Stauffenburg Verlag.

Türkiye Raporu: Türkiye’nin Göç Karnesi (2019). https://www.turkiyeraporu.com/arastirma/trkiyeningockarnesi-1768

Yükseker, D. (2003). Laleli- Moskova Mekiği: Kayıt Dışı Ticaret ve Cinsiyet İlişkileri. İstanbul: İletişim.

Kapak görseli: Photo by Mick De Paola on Unsplash

İLGİLİ NESNELER