MAKLUBE
ALİ EKBER DOĞAN

İÇERİK

Giriş

Arapça kökenli bir kelime olup “devrilmiş, ters çevrilmiş” anlamına gelen maklube sözcüğü, aynı zamanda etli-tavuklu bir pilav çeşidinin de adıdır. Kürt coğrafyasında Arapça konuşan nüfusun hatırı sayılır bir yüzde oluşturduğu Urfa, Mardin ve Siirt gibi kentlerde, eskiden beri yapılan maklube pilavı, son 30 yılda Türkiye kamuoyunda bir sosyal ve politik çevreyi imler biçimde kullanılır olmuştur. Başka türlü söylersek, maklubeyi popüler bir siyasi kavram haline getiren şey, İslamcı geleneğin önemli akımlarından biri olan Nurculuk akımının 1990’lardan beri en güçlü kolu olan Fethullah Gülen cemaatine (“FG cemaati” ya da sık kullanıldığı yerlerde yalnızca “cemaat” olarak anılacaktır) bağlı ev, dershane ve yurtlarda gerçekleştirilen önemli bir etkinlik olmasıydı.

Tarif etmek gerekirse: Her biri önceden pişirilmiş et veya tavuk parçaları, patates, patlıcan ve biber genişçe bir pilav tenceresine dizilir, üzerine genellikle pirinç, zaman zaman da iri bulgur, su ve baharatlar eklenir. Pirinç, suyunu çekince tencere ters çevrilerek, kalıp halinde genişçe bir tepsiye konur.1 Tencere, tepsinin ortasında yaklaşık yarım saat kaldıktan sonra kaldırılır. Açığa çıkan yüksekçe pilav kalıbının etrafına da aralıklı biçimde küçük porsiyonlar halinde yoğurt ve salata dizilir. Pilav kalıbının mümkün olduğunca uzun süre dağılmadan kalması için bu yemek, kütlenin altından herkesin aynı sıklık ve miktarda kaşıklaması suretiyle yenir. Bu anlamda maklube sofrasındakilerin yemek sırasında belli bir senkronizasyon tutturmasına dikkat etmesi beklenir. Bunu sağlamak için bazı durumlarda pilav kütlesinin ortasına kaşık dikildiği anlatılmaktadır.

Tencere ters çevrilip tepsiye konduğunda pilavın kalıp halinde çıkması ve bu kalıbın yemeğin başında dağılmaması için FG cemaatine ait ev ya da yurtlarda maklube yapımında bulgurdan ziyade, güçlü yapıştırıcı özelliği olan ve nişasta oranı yüksek pirinç tercih edilir. Aynı mantıkla maklubedeki patates miktarının da bol tutulduğu tahmin edilebilir. Pirincin 150 yıl öncesine kadar yalnızca zengin sofralarında yer aldığı düşünülürse, çeşitli kaynaklarda tarihi 13. yüzyılda Bağdat yemekleri üzerine yazılmış Kitab-el Tabikh (Yemek Kitabı) isimli kitaba kadar götürülen (Smith, 2018) maklubenin uzun süre bulgurdan yapıldığını varsayabiliriz.

İnkılap kelimesiyle aynı kelime (klb) kökünden gelen maklubenin, Türkiye kamuoyunda 15 Temmuz 2016’da AKP hükümetini devirmeye teşebbüs edip, ertesinde kendisi tepe taklak olmuş FG Cemaati’yle özdeşleşmiş olması manidardır. Cumhuriyetin geride bıraktığımız yüz yılının otuz yılına damgasını vuran bazı olguları (İslami cemaatler, Nurculuk, FG Cemaati, Gülen’in “Altın Nesil”le “Kemalist” devleti içeriden ele geçirme hayali gibi) içermesi nedeniyle, maklube nesnesini ele almak anlamlı gözükmüştür.

Yemek, Sofra, Sosyallik ve Kimliklenme

Hayvanların canlılığının devamını sağlayan besin ihtiyacını insanlar olarak gidermemizi sağlayan yemek, aynı zamanda, kutsama-kutlama ve yasaklama-tabu koymalarla yeni kuşakların sosyalizasyonu anlamında kimlik edinme, belli dini-etnik toplulukların kendini dışa vurma aracı, bir cemaate üyeliğin simgesi veya bir dine mensubiyetin işareti de olabilmektedir. Bunun en çarpıcı göstergesi, kutsanan ve yasaklanan gıdaların bir toplumdan diğerine, hatta bir zaman diliminden diğerine farklılaşması veya farklı anlamlar içermesidir. Gıdanın bir iletişim sistemi olduğunu söyleyen Fransız göstergebilimci Roland Barthes, yemeğin işaret ettiği anlamlardaki değişimi, “yemeğin gramerinde değişim” diye kavramlaştırır (1997: 22). Bu, aynı zamanda yaşam tarzındaki değişikliklere de işaret eder.

Maklube gibi içeriği ve lezzeti kadar hatta ondan daha fazla simgelediği sosyal-siyasal olguyla tanınan bir yemeği, elbette ambiyansı ve etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu sosyo-mekânsallık bağlamında sofrayla birlikte düşünmek gerekir. TDK sözlüğünde belirtildiği üzere sofra, hem üzerinde yemek yenen nesneyi hem bu nesnenin üzerine konanları hem de bu nesnenin etrafında yiyip içmek ve sohbet etmek için toplanan insan topluluğunu gösterir. Tülin Ural’ın bu ansiklopedinin “Sofra” maddesinde pek güzel özetlediği üzere: “Esasen sofra, yeme içmeye ilişkin her şeyde olduğu gibi aynı anda iki boyut birden içeriyor: Bir yanda sofranın işaret ettiği maddi temeller var; diğer yanda ise tüm bunlara yüklenen anlamlar kümesi (…) duruyor.” Bu noktada akla, FG cemaatinin propaganda filmi olarak da bilinen, 2005 yapımı The İmam (Osman Güneş) filmi geliyor.

Maklubenin yüklendiği anlamlarla, hoşgörüsüz laiklerin sürekli horladığı, plaza dünyasında gerçek kimliğini gizlemek zorunda kalmış, hız/motor tutkunu, uzun saçlı, şık kıyafetli cool imam temsilini bir arada düşünebiliriz. İmam hatipli olduğu için okul yıllarından beri saldırgan laik çevrenin horlamaları, özellikle de ortaokul yıllarında kendisini “ölü yıkayıcısı” diye taciz eden kız öğrenciler yüzünden travmatize olmuş, motosiklet tutkunu, kamusal alanda Emre ismini kullanan mühendis Emrullah’ın, kentli-(orta) burjuva yaşamını bırakıp fahri imamlık yapmaya başladığı köyde kısa bir süre içinde kendine bir yaşam alanı bulabilmesi ilginçtir. Köyün imamı ve tutucu biri olan Hacı ile mücadele etmek zorunda kalması, mantıklı, pratik din yorumlarıyla köylülerin desteğini alıp en sonunda ona bile kendini kabul ettirmesi, adeta Cemaatin kendisini İslami hareket içinde yerleştirmek istediği –akılcı çağa ayak uydurma anlamında– üstün konuma denk düşen bir diğer temsildir. Filmdeki fahri imam “Emre”nin, köyün tutucu imamı Hacı’yla tezat içinde sunulan temsili, Cemaatin kendisini, Türkiye’ye olduğu kadar İslami camiaya da bilgisi ve görgüsüyle değer katan kadrolar yetiştiren bir hizmet hareketi biçiminde lanse etme çabasıyla da örtüşür. Kendisini 2010’lara doğru bir cemaat değil de, Fethullah Gülen isminde bilge bir “Hocaefendi”nin etrafında toplanmış bir “Hizmet Hareketi” olarak adlandıran bu dini-politik çevreyi liderinden başlayarak anlatmak istiyorum.

15 Temmuz sonrası haber sitelerinde sıklıkla kullanılan “anonim“ maklube sofrası fotoğrafı, 2005. Kaynak: Flickr / @gazi2002 []

Fethullah Gülen ve Cemaatinin Oluşum Evresi

Fethullah Gülen nüfus kaydına göre 1941 Erzurum doğumludur. İlkokulu yarım bırakmıştır. Kendisi, daha sonra dışarıdan sınavla bitirdiğini söylese de kurduğu cümlelerden köylerinde ilkokul olmadığını da anlarız. Buna karşın hangi medreselerde, kimlerden, hangi dini dersleri aldığını, hangi aşamaları geçtiğini ayrıntısıyla anlatan Gülen’in, bu dini eğitimlerini kanıtlayacak belgeleri görmeyiz. Bu nedenle, Edirne’de imamlığa başlama serüveni dolambaçlı olmuştur. Önce, akrabası aracılığıyla makamında ziyaret ettiği il müftü yardımcısının bir fıkıh kitabından rasgele bir sayfa açıp okuyup yorumlamasını istemesi biçiminde ayaküstü bir sınava tabi tutulmuştur. Sonra Ankara’ya gidip bir sınava girmiş, onda başarılı olup daha sonra Edirne’de yine bir sınava girdikten sonra imam olabilmiştir.

Devletin kadrolu imamı olan Gülen, bununla yetinmeyip hemen ikinci imamlıktan birinciliğe yükselmek istediğini, bunun önündeki askerliğini yapmış olmak engelini aşmak için de Kasım 1961’de askere gittiğini söyler. Usta birliği için İskenderun’a gitmesinin üzerinden çok geçmeden doktor raporuyla hava değişimi izni için üç aylığına memleketi Erzurum’a döner. Bu sırada verdiği bir vaaz yüzünden Erzurum’da olaylar çıktığını, doktor raporu üç ay olmasına rağmen, İskenderun’a dört ay sonra geri döndüğünü, birliğine de bir hafta daha gecikerek teslim olduğunu söyler. Basit bir er rütbesinde olmasına rağmen İskenderun’da vaaz vermeye devam ettiğini söyleyen Gülen, bu vaazların laiklik karşıtı içeriği nedeniyle hakkında soruşturma açıldığını ve bunun yerel basına da yansıdığını, bütün bu gürültü patırtı içinde komutanlarının kendisini 10 gün disiplin hapsinde tutmak durumunda kaldığını, hemen ertesinde de erken terhis edildiğini anlatır.

Can Kozanoğlu, Küçük Dünyam kitabından esinle, Gülen’in askerlik yıllarında başlayan olaylı sicili ve o tarihlerden itibaren devlet içinde ne denli güçlü bir kollamaya mazhar olduğunu bir röportajında şöyle anlatır (2016):

Gülen 1960’ların başında askerliğini yapıyor ve aslında normalde başka bir askerin hayatını mahvedecek, onu 20 yıl, 30 yıl hapishanede tutacak olaylara yol açıyor ve başına hiçbir şey gelmiyor. Yani askerliği sırasında gidiyor memlekete Erzurum’da vaaz veriyor, olay çıkıyor. Öyle böyle olay değil, şehirde cam çerçeve iniyor. Millet sokaklara dökülüyor, sağa sola saldırıyor. Sonra nedense tesadüfen iyi komutan çıkıyor, anlayış gösteriyor ve hiçbir şey olmuyor. İskenderun’a gönderiliyor, er olmasına rağmen çıkıp vaaz veriyor. O vaazdan sonra İskenderun karışıyor, cam çerçeve iniyor. Bir-iki tane ‘kötü’ komutan çıkıyor ama ‘neyse ki’ birkaç tane de iyi kalpli, anlayışlı, babacan komutan çıkıyor, yine Gülen’e hiçbir şey olmuyor.

Erken terhis olduktan sonra Erzurum’un yolunu tutan Gülen, gider gitmez Komünizmle Mücadele Derneği’ni (KMD) kurup, başkanı olur. Dönemin politik atmosferiyle birlikte değerlendirildiğinde bu bilgi askerliği sırasındaki cüretkarlığını da açıklar. Zira ilki 1950’de İzmir’de Celal Bayar ve Adnan Menderes’in önayak olmasıyla kurulan derneğin 1963’te başka bir şubesi yoktur. Uzun yıllar cemaatin yayın faaliyetlerini yürüttüğü söylenen Said Alpsoy, KMD’nin, ordu içinde NATO’nun komünizm tehdidine karşı “gayrinizami harp” (kirli savaş) konsepti doğrultusunda faaliyet yürüten özel bir birim olan Özel Harp Dairesi’nden (ÖHD) izinsiz kurulmasının mümkün olmadığını söyler.2 Gülen Erzurum KMD’yi kurmasını şöyle anlatır: “Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi de Erzurum’da bizim gayretlerimizle açılacaktı.”

Diyanet İşleri Başkanı’nın görevlendirmesiyle 1966’da İzmir’e vaiz olarak atanan Gülen, daha sonra büyük bir örgütlü güce dönüşecek cemaatinin temellerini de burada atar. O yıllarda KMD’ye, dolaylı olarak da ÖHD’ye bağlı oluşturulmuş sivil faşist şiddet örgütlenmeleri olan “Komando Kampları”nın benzerlerini Gülen de 1968’de İzmir Buca Kaynaklar Köyü yakınlarında üç devre halinde düzenler (Gülen, 2001).3 Dini pratiklerin yanında, askeri disiplin ve eğitimlerin de verildiği kampların hem köylülerin sert tepkisini çektiğini, hem de İzmir’de vaaz verdiği Kestanepazarı Camii Cemaati’yle ilişkisini bozduğunu bizzat Gülen’in aktarımlarından öğreniriz (Gülen, 2001). Bu tepkiler Gülen’i, 1969 ve 1970 yıllarında da aynı yerde kamp düzenlemekten alıkoymaz. Gülen, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra bir daha düzenlenmeyen bu kampların gerekliliğini ÖHD’nin kuruluş mantığıyla benzer bir gerekçeyle açıklar: “Komünizmin gemi azıya aldığı bir dönemde ona karşı, hem de böyle nizamî bir mücadele, geleceğin milliyetçi ve maneviyatçı tarihçilerini derin derin düşündürecektir (Gülen, 2001).”

Kozanoğlu (2016), Gülen’in “komünist tehdit” ile ilgili söylediklerinin, onun aslında nasıl bir düşünce yapısına sahip olduğunu açığa serdiğini şöyle ifade eder:

Fethullah Gülen’in İzmir yıllarından, 1966-1971 Kaynak: Fatih Uğur, “Kestanepazarı’ndan Kazakistan bozkırlarına: Yusuf Bekmezci kimdir”?” Kronos [Çevrimiçi Haber Portalı] (21.02.2022) []

Kitapta (İnternet, Dolunay, Cemaat (1997), y.n.) verdiğim bir örnek de şu: hem nasıl olayları çarpıttığı hem nasıl Anadolu’nun o en sağcı en antikomünist damarına denk düştüğü hem de nasıl yalancı olduğu konusunda…‘Ben’, diyor ‘Türkiye’de gittiğim yerlerde görüp görüp şaşardım, ‘Komünizme selam dur, Türk Askerini arkadan vur, diye komünistler hep duvara yazardı.’ O zaman da kitapta yazmışım zaten, bir örgüt bu kadar adi olur mu bilmem ama diyelim bu kadar da adi bir örgüt. Hangi örgüt sloganını arkadan vurmak üzerine kurar, bu çok klasik bir Anadolu faşist efsanesiydi ve şu şekilde söylüyor, “Rus askerine selam dur, Türk askerini arkadan vur.” Allah aşkına, bu kadar kalitesiz bir yalana sahip çıkan bir insanın peşinden gidilir mi? Gidilmiş.

Gülen’in önemli bir özelliği, ağlamalar, bağırışlar içinde kendinden geçtiği vaazlarında bu uydurma hikâyeleri, Hz Muhammed’le kişisel tanışıklığı olduğu ya da sohbet ettiği için kutsandığı sayılan sahabelerin söylenti düzeyindeki hikâyeleriyle birleştirip, yarattığı yüksek duygusallık atmosferi içinde anlatıyor olmasıdır. Vaaz kasetlerinden hareketle Gülen’in konuşmaları sırasında nasıl bir duygusal coşku-kendinden geçiş (vecd) atmosferi kurduğunu Wikipedia’daki Fethullah Gülen maddesindeki şu satırlardan anlayabiliriz:

Cemaat ve örgütüne duygu, inanç, bağlılık ve adanmışlık anlamında zihinsel altyapı oluşturan konuşmalarında Gülen, (…) kendisinin “metafizik gerilim” adını verdiği belirli bir coşkuyu oluşturma ve sürdürmeyi birincil amaç olarak edinir. Zaman zaman bu coşku, cemaat içindeki belirli yatkınlıklara sahip kişilerde duygusal taşkınlık ve sanrıların tetiklendiği, Gülen ve tüm cemaatin duygu seline dönüşen bir seviyeye ulaşır. Bazı kişiler cemaat arasında (Hz.) Muhammed’i ve din büyüklerini görür ve çığlıklar atar. Bu sanrılar, rüyalarda görülenlerle birleştirilerek sonraki vaazlar ve cemaat içi motivasyonlarda yeni ateşleyiciler olarak kullanılır, zihinsel manipülasyonlar yapılır. (…) Gülen’in bazı konuşmaları grandiyöz hezeyanlar açısından da dikkatle incelenmelidir (2023).

Vaaz kasetleri 28 Şubat (1997) sürecinde yeniden piyasaya sürüldü. Bunların en bilineni Gülen’in “Devletin kılcal damarlarına kadar gireceğiz” sözünü sarf ettiği kaset olsa da Can Kozanoğlu’nun (2016) başka bir vaaz video-kasetindeki kendinden geçme anına dair aktarımı ne demek istediğimizi ortaya koyar: “Gülen hardcore cemaatçi bir topluluğa vaaz veriyor ve cezbe denilen şekilde kendinden geçiyor ve hatta bayılıyor ve devrilince ayaklar havada kalıyor, çoraplar görünüyor filan.”

1960’ların sonunda cemaatini şekillendirmeye başlayan Gülen, 12 Mart (1971) askeri muhtırası sonrasında Sıkıyönetim Mahkemesi’nde açılan Nurculuk davasından 7 ay hapiste kalır. Hapisten çıktıktan sonra İzmir’de vaaz vermesi resmi makamlar tarafından engellenen Gülen, Edremit’e atanır. Akabinde, 1972’de Akyazılı Vakfı’nı kuran Gülen, hayırseverlerden “himmet” adı altında bağış toplamaya başlar.

Gülen ve çevresi, 1970’lerin ortasından itibaren, yolunu o tarihlerde Nurculuğun ana kolu sayılan Yeni Asya cemaatinden ayırıp kendine özgü bir faaliyet rotasına girer. Öğrenci evleri, okullar, yurtlarla eğitimli ve imanlı kuşaklar yetiştirip onları, devlet kurumlarına yerleştirmeyi odağına alan bu rota, 1970’lerin sonunda iyice netleşmiştir. Özellikle yoksul-emekçi sınıflardan ailelerin zeki-çalışkan çocuklarının örgütün kadrolarına dönüştürülmesinde, Cemaatin tuttuğu evlerde (kendi deyimleriyle “Işık Evleri”) verilen eğitimler ve cinsiyete göre kolektif otoriteyi temsil eden “abiler” veya “ablalar” ile ortak yaşam pratiklerinin önemli payı olduğunu belirtmek gerekir. Bu evlerin sayısı 1970’lerin sonunda 60-70 civarındadır (TMMM Raporu, 2017: 96).

Cemaatin 1970’lerin ikinci yarısında başladığı yeni bir faaliyeti türüyse konferanslardı. Topluluğun cami cemaatiyle, onların çocuklarının katıldığı yaz kamplarına katılan gençlere dönük vaazların ötesine geçip daha geniş bir alana, farklı şehirlerde farklı kesimlere ulaşmasını sağlayan bu konferansların başlıkları: “Kur’an ve İlim,” “Darwinizm” ve “Altın Nesil”dir.

Bu dönemin diğer önemli gelişmesiyse, Şubat 1979’da Sızıntı dergisinin yayın hayatına başlamasıdır. Ağırlıkla popüler bilim ve edebiyat türünde yazıların yer aldığı, başlığıyla Cemaatin 1970’ler sonrasında benimsediği stratejiyi de ima eden derginin ilk yıllarında başyazıların altındaki imza Sızıntı olsa da Gülen’in otobiyografisinde yazarın, kendisi olduğu belirtilir. Vaazları sırasında sıkça ağlayan Gülen’in Sızıntı dergisinin ilk sayının kapağında da kültleşmiş “ağlayan çocuk” resmi vardır.4 “Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru” başlıklı çıkış yazısında Gülen, “Altın nesil”5 yetiştirmeye verdikleri önemin altını çizer (2002).

Cemaatin yetiştirdiği eğitimli kadroları devlet bürokrasisine yerleştirip basında, akademide ve diğer sosyal alanlarda istihdam etmeye dayalı örgütlenme tarzı, farklı ülkelerdeki muhafazakâr ve anti-komünist örgütlere benzetilmiştir. Örneğin Can Kozanoğlu (1997) onu, güncelliği, dili, faaliyet türleri ve imajı açısından, dinle bilimi birleştirdiğini iddia eden ve 1970’ler sonrası yaygınlaşan Moon ve Scientology gibi “New age” tarikatlarına benzetir. Tanıl Bora ve Kemal Can (2000: 156-157) ise onun 1990’lardaki durumunu İspanya’da otokratik-faşizan Franko rejiminin destekçisiyken zaman içinde iktidarın gizli ortağı haline gelen Opus Dei (Tanrının İşi) tarikatına benzetir. Fatih Yaşlı ise 2010’larda ulaştığı noktadan hareketle onda, Mısır’da sosyal alanlarda eğitim ve hayırseverlik örgütlenmesiyle “paralel devlet” haline gelmeyi benimseyen Hasan el-Benna’nın kurucusu olduğu “Müslüman Kardeşler”i görür (2014: 201).

Cemaatin Gelişiminin İkinci Evresi: 1980-2002 Arası

Manisa’dan Eylül 1976’da İzmir Bornova’ya tayini çıkan Gülen hakkında, 12 Eylül (1980) askeri darbesi sonrasında da arama emri çıkartılır. Darbeden bir gün önce 20 günlük doktor raporu alıp işe gitmediğini söyleyen Gülen, hakkındaki yakalama emrine rağmen tayinini Çanakkale’ye aldırır. Sürekli rapor alarak hem Diyanet İşleri Bakanlığı’ndaki görevini sürdüren hem de “gizlenmeye” devam eden vaiz, görevinden Mart 1981’de istifa eder. Yıllarca yakalanmayan vaiz, Türkiye’yi dolaşmaya devam eder. Ocak 1986’da Burdur’da bir yol kontrolü sırasında polislerce yakalansa da kısa sürede serbest bırakılan Gülen, dört ay sonra Büyük Çamlıca Camii’nin açılış günü kürsüye çıkıp vaaz verir (Gülen, 2002).

Lideri kâğıt üzerinde kaçak gözükse de Cemaat, eğitim kurumları ve ev, yurt vb. üzerine kurduğu sistemin meyvelerini, 12 Eylül sonrasında kamu bürokrasisinde milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin önünün açık olması sayesinde almaya başlar. 1970’lerin ortasında önüne koyduğu iddia ve hedefleri bu şekilde gerçekleştirebilmiş olması, dindar kamuoyu nezdinde FG cemaatine ciddi bir güç ve prestij kazandırır.

Hakkındaki kovuşturmalar 1986’da kapatıldıktan sonraki yıllarda Gülen ve cemaati, polis teşkilatı, bürokrasi, basın-yayın ve sivil toplum örgütlenmesinde bir sıçrama yaşar. Fehmi Koru’nun yayın yönetmenliğinde, 1986’da İslami kamuoyuna dönük yayımlanmaya başlayan Zaman gazetesinin bir yıl sonra FG cemaatinin kontrolüne geçmesi, Cemaatin palazlanmasında önemli bir eşiği temsil eder. Gazete, sonraki yıllarda cemaatin basındaki merkez üssü olacaktır. Cemaatin tarihinde bir diğer önemli faaliyet zemini, 1989’dan itibaren Türkiye Diyanet Vakfı tarafından düzenlenmeye başlayan Kutlu Doğum Haftası’dır. Cemaat genişledikçe ve etkisini arttırdıkça, dışarıya dönük etkinliklerini çeşitlendirmiştir. Türkçe Olimpiyatları (2003’ten itibaren), Sarıkamış şehitlerini anma yürüyüşleri (2008’den itibaren) gibi kendisiyle özdeşleşmiş etkinlikleri belli düzeyde popülerleştirmiştir.

Merkez sağ ve sol siyasetin ülkede ve dünyada meydana gelen çeşitli gelişmeler sonucunda gerilediği ve radikal sağ olarak kabul edilen İslamcı ve ırkçı milliyetçi partilerin yükselişine sahne olan 1990’lı yıllarda cemaatin önü de 28 Şubat sürecine kadar açık olmuştur. Bu dönemde bir yandan merkez sağ ve sol sistem partileriyle iş birliğini geliştiren cemaat, bir yandan da 1991’de çöken eski Sovyetler Birliği (SSCB) üyesi Türki cumhuriyetlerde Türkiye (örtük olarak da ABD) çıkarına nüfuz alanı yaratma seferberliğinin ön saflarında yer almıştır.

FG cemaatinin okul-yurt vb. eğitim kurumları üzerine kurulmuş örgütlenme sistemi, ABD’nin de onayıyla, dönemin devlet yöneticilerinin dilinde bir tekerlemeye dönüşmüş “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan” coğrafyaya ihraç edilmiştir. Önceki dönemlerde cemaat okullarında yetişen eğitmenler, bu yeni topraklarda açılan eğitim kurumlarında çoğunlukla para-erk sahibi ailelerden gelen ve gelecekte o ülkelerin iktidar elitleri olacak çocukları cemaat kadrosuna dönüştürmekle yükümlüydü. Bu eğitim kurumlarının tedrisatından geçen gençlerin, iyi Türkçe konuşan, İslami ibadetleri yerine getiren, bölgenin geleneksel egemenleri olan Rusya ve Çin’e karşı Türkiye ve ABD’nin çıkarına politikalar izleyecek, tutumlar sergileyecek bürokrat ve burjuvalar olmaları bekleniyordu.

Fethullah Gülen, Süleyman Demirel’le 15 Temmuz sonrası kapatılan Fatih Üniversitesi açılışında, 1996. Kaynak: Twitter Görseli / Arama Motoru Önbelleği []
Yeni Asya Bankası’nın açılış töreninden: Dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller, Devlet Bakanı Abdullah Gül ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan. Arkalarında Fethullah Gülen. Kaynak: Twitter Görseli / Arama Motoru Önbelleği []

Cemaat uluslararası çalışmalarının meyvelerini 1995 yılına gelindiğinde toplamaya başlar. Siyasi liderlerle yoğunlaşan temaslar ve yüksek tirajlı gazetelere verilen röportajlarla liderini kamuoyuna güçlü bir kanaat önderi olarak lanse eden cemaat, 1996’da da ABD güdümündeki petrol zengini Körfez ülkelerinden gelen maddi destekle kendi bankasını (ilk adı Asya Finans olan Bank Asya’yı) kurar. Cemaate bağlı iş adamı derneklerinin ticari-iktisadi faaliyetleri genişlerken, söz konusu yapı, 1996 yılına gelindiğinde artık İstanbul’da kendi özel üniversitesini (Fatih Üniversitesi) açacak güce erişmiştir.

İslamcı Refah Partisi’nin (RP) büyük ortağı olduğu koalisyon hükümetine 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında imzalatılan ve birkaç ay içinde hükümetin düşmesini getiren askeri muhtıra, cemaat için de yeni bir dönemin başlangıcı olur. İslamcı siyaset ve sermayenin yükselişini durdurup seküler ve Batı yanlısı Kemalist bürokrasi ve tekelci sermayenin oluşturduğu egemen güç blokuna tehdit oluşturabilecek yanlarını törpülemek amacıyla başlatılan 28 Şubat süreci, 1997-2002 arasını kapsayan dönemin de adıdır. 28 Şubat müdahalesine dolaylı destek veren açıklamalar yapmış olsa da hakkındaki soruşturmanın ilerlemesi nedeniyle Gülen, sağlık sorunlarını gerekçe göstererek Mart 1999’da Türkiye’den ayrılmış ve ABD’ye yerleşmiştir.

15 Temmuz sonrası hararetle tartışılan fotoğraflardan: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ödül töreni, 1996. Kaynak: Facebook Görseli / Arama Motoru Önbelleği []

AKP Dönemindeki İktidarlaşma ve Tasfiye Evresi

2002’de Erdoğan liderliğindeki AKP’nin hükümetin başına geçmesiyle birlikte 28 Şubat süreci sona erdi. Buna karşın Gülen, Türkiye’ye dönmek yerine, cemaati Pensilvanya’dan idare etmeye devam etti. Bu yıllarda Zaman gazetesi sosyalistlere ve Kürt hareketine karşı faşizan tutumunu muhafaza etse de genel olarak ılımlı ve liberter bir İslamcı çizgiye geçti. Bununla paralel biçimde cemaatin entelektüel kamusal yüzü, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlediği yıllık Abant Toplantıları ile ön plana çıkarıldı. İslamcı-liberal çevrelerin 2007-2012 arasında hegemonik bir kapasiteye ulaşan “muhalif ama hegemonik”6 söylemlerinin teorik harcının da gazeteci ve aydınlarla, siyasetçileri ve sermaye temsilcilerini bir araya getiren bu toplantılarda karıldığı söylenebilir.

FG cemaatiyle Milli Görüş geleneğinin ilişkisi öteden beri mesafeliydi. Buna karşın cemaat, AKP’nin tek başına iktidar olduğu Kasım 2002 sonrası dönemin ilk 10 yılında en büyük yükselişini yaşadı. Kadrolarını hem bir koalisyon görüntüsü arz eden AKP’de hem de devlet aygıtında etkili konumlara getirip 28 Şubat sürecinde az da olsa aksayan örgütlenmesini güçlendirmeye başladı. Bununla birlikte, cemaatle AKP hükümeti arasındaki ilişkinin asıl atılımına 2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında şahit olundu.

Kemalist eski hegemonya güçleriyle AKP iktidarı arasında, partinin cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül olması nedeniyle başlayan çatışma, Nisan 2007’de Genel Kurmay Başkanlığı internet sitesinde hükümete karşı yayınlanan e-muhtırayla ayyuka çıktı. İki İslamcı çevrenin adı konulmuş bir ittifaka girmesi de e-muhtıra sonrasında hükümetin ilan ettiği Temmuz 2007 erken seçim sürecinde başladı. ABD-AB, büyük sermaye, Kürt hareketi ve liberal çevrelerin de desteğiyle AKP’nin seçimden zaferle çıktığı bu süreçte İslamcılar, yürütme aygıtını ellerinde bulundurmalarına rağmen kendilerini, Kemalist devletin tehdidi altındaki egemenler biçiminde sunmalarını sağlayan bir mağduriyet söylemini de başarıyla kullanmışlardır. İki İslamcı güç merkezi arasındaki ittifak, 2008’de başlayan Ergenekon operasyonları, 2010 Anayasa değişikliği referandumu ve Silivri mahkemeleri sürecinde güçlendi. İttifakın parlak yıllarında (2007-2012) cemaat, polis ve yargı başta olmak üzere devlet bürokrasisini büyük ölçüde kontrolüne almıştı.

AKP ve FG cemaati arasındaki ittifak Kemalistlerin devlet katındaki varlığı ve etkinliğini önemli ölçüde sınırlandırsa da yeni bir Türkiye/hegemonya projesini topluma kabul ettirememiştir. Bunda, paylaştıkları siyasi iktidarı ayrı ayrı nasıl güvenceye alacakları üzerinde temellenen bir ittifak içi çatışma dinamiğinin kısa sürede büyümesinin önemli payı vardır. Eylül 2010’da yapılan anayasa referandumu sonrasında cemaat, yeni anayasa tartışmasını ortaya atarken Erdoğan, “Türk tipi başkanlık sistemi” adı altında bir tek adam rejimini gündeme getirmişti. İki öneri arasındaki bakışımsızlık zamanla ittifak içinde ipleri germiştir.

AKP-Cemaat ittifakının sonunu getiren ilk büyük olay, 2012 yılı başlarında, PKK liderlerinden Mustafa Karasu’yla MİT Başkanı Hakan Fidan arasında Norveç’in Oslo kentinde yapılan görüşme kayıtlarının sızdırılması ve sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın Fidan’ı ifadeye çağırmasıdır. Bu olayla fitili yakılan çatışma, Erdoğan’ın cemaatin can damarlarından dershaneleri kapatma kararıyla devam etmiş, 2013’ün sonlarındaki 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarıyla ise kılıçlar tamamen çekilmiştir. Bu tarihten sonra cemaati tasfiye faaliyetine başlayan Erdoğan hükümeti, 30 Ekim 2014 tarihinde toplanan MGK toplantısında söz konusu cemaati, terör örgütü olarak tescil ettirmiş, bu karar 14 Kasım 2014 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla resmileşmiştir. FG cemaatini, “Paralel Devlet Yapılanması” (PDY) adıyla tanımlayan bu karar ertesinde onun kamudaki kadrolarının tasfiyesi başlamıştır. Cemaate karşı asıl kapsamlı operasyonsa 15 Temmuz (2016) darbe girişimi sonrasında yaşanmıştır.

Darbe girişiminden 20 Haziran 2022’ye kadarki sürede 332 bin kişi FETÖ/PDY üyesi olmakla ya da üye olmasa da örgütün amaçlarına hizmet etmek anlamında örgütle irtibat veya iltisaklı olduğu gerekçesiyle göz altına alınmış, bunlardan 101 bin kişi tutuklanmıştır (TRT Haber, 2022). Binlerce kişi yurt dışına kaçarken, cemaatin kamu bürokrasisine yerleştirdiği kadroların önemli bir kısmı, darbe girişiminin akabinde ilan edilen ve Ağustos 2018’e kadar geçerli olan Olağanüstü hal (OHAL) yönetimi sırasında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) kamu görevinden çıkartılmıştır. Bu şekilde ihraç edilen 134 bin kişi (Öğreten, 2020) içinde cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan binlerce sol görüşlü, seküler kişinin bulunduğunu da belirtmek gerekir. Cemaate dönük tasfiye operasyonunun kapsamlı boyutlarından biriyse darbe girişiminden hemen sonra kurum ve kuruluşlarının kapatılması olmuştur. 23 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan 667 sayılı KHK ile 1043 özel öğretim kurum ve kuruluşuyla özel öğrenci yurdu ve pansiyonu, 35 sağlık kurum ve kuruluşu, 1229 vakıf ve dernek, 19 sendika, federasyon ve konfederasyon ve 15 vakıf üniversitesi kapatılmıştır (Resmi Gazete, 2016).

Fethullah Gülen, AKP çatışmasının başlangıcı: Hakan Fidan’ın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı tarafından ifade çağrılması, 2012. Kaynak: Milliyet no. 23216 (10.02.2012), s. 1

Maklube: Bir Pilavdan Fazlası

Siyasi hesaplaşmalarda “eski defterleri açma aracı,” yani kimin geçmişte cemaatle iş birliği içinde olduğu suçlamasının altlığı olarak kullanılan maklube pilavına dönecek olursak, bu yemeğin cemaatin üyeleri ve üye adaylarını bir araya getirmenin kendine özgü vesilesi olduğunu belirterek başlayabiliriz. Cemaatin, gündelik, sıradan ve geleneksel bir etkinlik gibi lanse ettiği bu yemek aslında, kendi sağ muhafazakâr hitap alanına giren seçilmiş kişilerle sınırlıdır. Bu özelliği nedeniyle maklube etkinliği, seçilmiş topluluğun dışında kalanlar açısından ezoterik-gizemli bir ritüel olma niteliğine de sahiptir. Seküler kesimden bazı insanların tersinden, cemaatle özdeşleştiği için maklubeyi kendilerine yasak etmeleri, onu damgalanmış bir yemek gibi algılayıp tabuya dönüştürmeleri de olasıdır.

Nitekim, yakın tarihte kamuoyunda hakkında bu kadar çok konuşulup yazılıp çizilmesine karşın maklubenin, Türkiye genelindeki bilinirliği düşük düzeydedir. Maklubenin az bilinirliğinin, cemaatle özdeşleşmesinden kaynaklı olmasının dışında başka nedenleri de olsa gerektir. Örneğin genellikle yerde oturarak, aynı tepsideki bir pilav kütlesinin yenmesinin cemaat üzerinden popülerleştiği 2000’li yıllarda Türkiye, yüzde 75’leri aşan oranda kentleşmişti. Buna bağlı olarak da –özellikle Fırat’ın batısında– toplumun yemek yeme alışkanlıklarının masada ve herkesin kendi tabağından yeme yönünde değişmiş olması, maklubenin evlerin çoğunun eşiğini aşmasını engellemiştir. Lokanta menülerinde karşımıza çıkmamasının nedeni de büyük ölçüde aynıdır. Yemeğin dünyaya yayıldığı Levant Arabistan’ı coğrafyasında bile lokantalardan ziyade evlerde yapılıp servis ediliyor olması aynı zamanda maklubenin, ticari bir meta olmasını zorlaştıran bazı özelliklerinden (hazırlanmasının uzun sürmesi ve yemek kütlesinin ortak bir kapta servis edilmesi gibi) kaynaklanıyor gözükmektedir.

Cemaatle ilintisi içinde maklubeyi aynı zamanda bir etkinlikler bütünü olarak ele alıp değerlendirmek gerekir. FG cemaatinin özel olarak seçip yetiştirmeye karar verdiği öğrencilerin ikamet ettiği cemaat evlerinde, yurtlarda ve dershanelerde belli aralıklarla icra edilen bir etkinlik olarak anılsa da onun yalnızca öğrencilerle sınırlı olmadığını da belirtmek gerekir. Örneğin, Fehmi Koru 2014 yılında yazdığı bir makalede şöyle demiştir:

Maklube günümüzde Cemaat için kuvvetinin, kudretinin ve ilişkilerinin simgesi durumunda. Maklube amaç değil, vesiledir ve hedefi Risale-i Nur talebelerini bir sofra etrafında toplamaktır. Sonrasında çay içilir, Said Nursi’nin kitaplarından bölümler okunur. Cemaat stratejik kararlarını maklubenin merkezinde olduğu sofralarda almıştır (akt. Şanlıdağ, 2021).

Bir ya da iki kişinin, 15-20 kişilik bir topluluğu, kolay ve pratik yoldan doyurabilmesini sağlayan bir yemek olması, cemaatin onu dini sohbet, toplanma veya oturma adı altındaki buluşmaların vesilesi kılmasında rol oynamış olabilir. Etkinliğin vesile olduğu kabul edilen toplu yemek sonrasında ise çaylar içilirken, büyük ölçüde yapılanma hiyerarşisi içinde üst konumda bulunanların konuştuğu bilgilendirmeye dönük sohbetler yapılır. Dini sohbetle birlikte maklube etkinliğinin olmazsa olmazlarından biri çaydır. Videolarından birinde Gülen’in çayın kalbin etrafındaki yağları eriterek, gönül gözünü açan mübarek bir içecek olduğu yönünde sarf ettiği cümle dikkat çekicidir. Gülen’in maklubeyi de kutsadığını Ahmet Hakan’ın 2009’da Hürriyet gazetesindeki şu sözlerinden anlıyoruz: “Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sünnetine uyup ‘maklube’ adlı yemekten yediğimi ve bu yemeğe bayıldığımı itiraf ediyorum.”

15 Temmuz darbe girişimi sonrası sosyal medyada dolaşıma giren “maklube” sofrası görüntülerinden: AKP’li Bursa Belediye Başkanı Alinur Aktaş maklube sofrasında. Kaynak: Necmi İnce, “Başkan Alinur Aktaş Canla Başla FETÖ ile Mücadele Ediyor Mu?”, Bursa Haber Merkezi [Yerel Haber Portalı] (16.07.2020) []

Maklube sofrasına bağdaş kurup aynı tepsideki pilava kaşık sallayan katılımcılar, “abi,” “abla,” “imam” konumundaki konuşmacılar sunumlarını bitirene kadar sözlerini kesmeden onları dinlemekle yükümlüdür. Dini sohbet denilen ve geçmişte grup içinde “aşılama” diye de adlandırılmış bu bilgilendirme konuşmalarında ya Saidi Nursi’nin Risaleler’inden pasajların ya da cemaat lideri Fethullah Gülen’in kendine özgü vaazlarının okunduğu veya dinlendiği belirtilmektedir.

Modern-Kentli Sofraya Meydan Okuma

Sosyal antropolog Kadriye Şahin, 2010 tarihli doktora tez çalışmasında, dini cemaatlerin yiyecek ve içecekleri tabusal veya kutsal bir alana dönüştürdüğünü söyledikten sonra, “yeme içmeye dair dinsel kökenli bütün uygulamaların dini kimliğin inşa edilmesinde ve sonraki kuşaklara aktarılmasında işlevsel bir öneme sahip” olduğunun altını çizer (Şahin, 2010: v; 223). Dini bir cemaat olmanın ötesinde, kapitalist Türkiye sosyal formasyonunu yeniden şekillendirmek isteyen modern-rasyonel bir örgütlenme olan FG cemaati, seçkin kadrolarını küçük yaştan itibaren yetiştirir ve aralarındaki bağları güçlendirirken maklube yemeğini, işlevsel sosyalleşme araçlarından biri olarak kullanır.

Maklube yeme etkinliği, içinde yaşanan seküler, cumhuriyetçi dünyanın (toplu) yemek ve yemekle sosyalleşme pratiklerinden farklılıklar arz ettiği için önemlidir. Bu farklılık temelde, pişirilmesinden sunumuna ve yenmesine kadar bu toplu yemek etkinliğinin, modernleşme-kentleşme süreçlerinin bir parçası olarak şekillenmiş, masada ve kendi tabağından yemek yeme pratiklerinin tersi yönde bir eğilimi, yer sofrasına dönüşü ifade etmesinden kaynaklanır. Bu farklılığıyla maklubenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına atfedilen modern seküler bir toplum yaratma projesine meydan okuyan bir yanı olduğunu söyleyebiliriz.

Maklubeyi böylesi bir temsile dönüştüren cemaatin, kırsal veya modernleşme öncesi yer sofrasında yemek geleneğini, uhuvvet adına aynı kaptan yemeye vardırarak ihya ettiği de söylenebilir. Bağdaş kurmayı becermek, modernleşmeci hijyen kaygılarını bir yana bırakıp ortak kaptaki yemeğe kaşık sallamak, pilav kütlesini devirmeden yavaş yavaş, dikkatlice tırtıklamak, sofranın samimiyetine girebilmek ve bu sayede devletine-milletine-dinine bağlı bir altın nesil mensubu olmak mümkündür.

Cumhuriyetin önünü açtığı modern sofra kültürünün sosyal ve sınıfsal engeller nedeniyle yaygınlaşmadığı-yerleşikleşmediği kırsal alanda, taşrada, kentlerin yoksul mahallelerinde ve öğrenci evlerinde maklubenin, geleneksel sofra düzeni ve adabı ile ilgili bir nostaljinin yeniden üretildiği bir pratik olduğu da söylenebilir. Bu konuda, Tülin Ural’ın (2023) “Sofra” makalesine atıf yapmak isterim. Yazısının sonlarında, İslamcı siyasetçilerin masa ya da yer sofrası arasındaki, sosyal ve sınıfsal bir arka planı olan, sembolik ayrımı nasıl kullandığı konusunda şunları söyler: “Erdoğan ailesi her ramazan bir gecekonduya konuk olup bilhassa yer sofrasında iftar açarak, ‘yerli, milli, geleneksel’ diye çerçevelenen anlam etrafında ilettikleri popülist propaganda mesajını sofra sembolüyle kurarlar” (Ural, 2023). Buradan maklubeye dönersek, kökü yoksul köylü hanelerine giden, yer sofralarında ortak kaplardan yemeye dayanan sofra düzeni bu yemek dolayımından, cemaatin karşı-hegemonik bir gündelik hayat pratiği olarak yeniden inşa ve ihya edilmiştir.

Ülkede daha çok belli bir sosyal grubun (Sünni Arap) yaşadığı bölgede (Urfa-Mardin-Siirt hattı) bilinen bir yemeğe, sadece mevcut ve potansiyel “altın nesil” üyeleri ve onları yetiştirme yüce ideali etrafında toplanmış burjuva katmanlardan müteşekkil cemaat üyeleri davet edildiği için maklube etrafında bir gizem perdesinin olduğunu söylemiştik. Bununla bağlantılı olarak hakkında üretilen söylencelerin ve cemaatin sunum ve tüketim sürecine eklediği ritüellerin de etkisiyle, modern seküler cumhuriyetinkinden farklılaşmış bir yemek-sofra kültürü şekillenmiştir.

Bu yol-yordamla, sofraya ideolojik olduğu kadar (dinsel toplulukçuluk anlamında) cemaatçi anlamlar da yüklendiği, sofraya oturup ortak kaptan aynı yemeğe kaşık sallayanlar arasındaki dinsel kardeşlik bağını (uhuvveti) güçlendirdiği anlaşılmaktadır. Özellikle cemaatin genç üyeleri için ritüel boyutları da taşıyan bu etkinliğe katılımın sayısı arttıkça cemaate bağlılık da artacaktır. Şahin’in (2010) de belirttiği özere, cemaatler kolektif icra ettikleri her dini etkinlik gibi toplu yemekleri de, her defasında üyelerin aynı eşikten tekrar geçmesini sağlayan ritüellere dönüştürür: “Kişiler hem bedensel hem de duygusal olarak bir arada yaşadıkları bu duygu yoğun atmosferi cemaat olma bilincine çevirirler” (Şahin, 2010: 226).

Sonuç Yerine: “Aynı Maklubeye Kaşık Sallamak”

AKP-Cemaat ittifakının en parlak yıllarında maklube, artık iyice bilinen bir siyasi kodlamaya dönüştü. Bunun ilgi çekici örneklerinden biri, tanınmış internet kara mizah portalı Zaytung’da çıkan “HSYK, yeni yapısıyla ilk kez yemekli bir toplantıda medyayla buluştu” başlıklı foto-haberdi. 12 Eylül 2010 anayasa referandumundan sonra yayınlanan bu satirik mizah örneğindeki maklube sofrası görüntüsü, Demokrat Yargı Derneği başkanı Orhan Gazi Ertekin’in 2011 tarihli Yargı Meselesi Hallolundu kitabında belirttiği önemli bir değişim anının çarpıcı ifadesiydi. Anılan referandumdan yüzde 57’lik bir oranda “evet” oyu çıkması sayesinde iktidardaki İslamcı ittifak, kontrolü altına aldığı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) aracılığıyla, Yargıtay, Danıştay gibi yüksek yargı organlarına istediği yargıçları atayıp bu kurumları istemediklerinden arındırmıştı.

O zamana kadar devlet ve sivil toplumdaki gelişmesini, AKP içinde kendi yetiştirdiği ya da devşirdiği kadroların öncülüğünde yapan cemaat, yargıyı kendi özerk iktidar alanına dönüştürünce buralardaki etkinliğini çok daha üst boyutlara çıkardı. AKP-Cemaat ittifakının altın yıllarında, ekşi sözlük’teki maklube başlığı altında şu tür tespitlere daha sık rastlanılır oldu: “KPSS ve Polis Okulu sınavlarında da tam puan aldırabilen, zihin açıcı yiyecek” (Ekşi Sözlük-danny mcmurphy, 2012).

Türkiye’nin müesses nizamı içindeki partiler arasında bu darbeci grupla ilişkiler kurmamış, ona yol vermemiş bir parti bulmak güç olsa da bahsettiğimiz fiili ittifak sürecinde cemaatin devlet iktidarına uzanacak denli bir sıçrama yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu tartışmalarda muhalefet partilerinden siyasetçilerin, AKP’lilere karşı sıklıkla dile getirdiği “aynı maklubeye kaşık sallamak” sözü, daha sonra 18 Eylül 2019’da dönemin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından “Daha düne kadar FETÖ’cülerle aynı maklubeye kaşık sallayanlar; bugün çıkıp da ‘FETÖ mücadelesi’ dersi vermeye kalkmasınlar, Türk yargısına hesap sormaya, töhmette bulunmaya kalkmasınlar” (CNNTürk, 2019) şeklinde iktidar içi çatışmada kullanılınca tekrar gündeme oturmuş ve Türkiye siyaset literatürüne geçen popüler bir deyime dönüşmüştür. İlginç olan nokta, Abdülhamit Gül 29 Ocak 2022’de görevinden istifa ettiğinde yerine AKP içinde 2014 öncesinde FG cemaatine en fazla arka çıkmış isimlerden Bekir Bozdağ’ın gelmesidir (Sözcü, 2022).

Anti-komünizm, ABD emperyalizminden yana olmak, Türk-İslam sentezi adı altında Kürtler, Aleviler gibi kesimlerin hak ve tanınma taleplerine şiddetle karşı olmak gibi bahislerde yolları, son 30-40 yıl içinde FG cemaatiyle kesişmiş sağ siyasetlerin Türkiye toplumundaki baskınlığı devam ettiği sürece bu maklubenin daha çok su kaldıracağı da açıktır.

KAYNAKÇA

667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname. (2016, Temmuz 23). Resmi Gazete https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/07/20160723-8.htm

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül istifa etti, yerine Bekir Bozdağ atandı. (2022, Ocak 29). Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/2022/gundem/adalet-bakani-abdulhamit-gul-gorevden-alindi-6918326/

Ahmad, F. (1977). The Turkish Experiment in Democracy: 1940-1975. Boulder: Westview Press.

Bakan Soylu: FETÖ’den 332 bin 884 kişi gözaltına alındı. (2022, Temmuz 5). TRT Haber. https://www.trthaber.com/haber/gundem/bakan-soylu-fetoden-332-bin-884-kisi-gozaltina-alindi-692917.html

Barthes, R. (2013). Toward a Psychocociology of Contemporary. C. Counihan & P. van Esterik (Der.) içinde. Food and Culture A Reader. (23-30). New York & London: Routledge.

Bora, T. & Can, K. (2000). Devlet, Ocak, Dergah: 12 Eylül’den 1990’lara Ülkücü Hareket. İstanbul: İletişim.

Düne kadar FETÖ’cülerle aynı Maklubeye kaşık sallayanlar. (2019, Eylül 18). CNN Türk. https://www.cnnturk.com/video/turkiye/bakan-gulden-cok-sert-feto-mesaji

Ertekin, O.G. (2011). Yargı Meselesi Hallolundu, Yargıçların Eşekli Demokrasi ile İmtihanı. Ankara: Epos.

Fethullah Gülen. (2023). Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Fethullah_Gülen

Fetullah Gülen Kimdir? (2023). Yeni Şafak. https://www.yenisafak.com/15temmuz/fetullah-gulen-kimdir-olay-detay

Fethullah Gülen’in askerlik macerası. (2014, Haziran 24). Sabah. https://www.sabah.com.tr/gundem/2014/06/25/fethullah-gulenin-askerlik-macerasi

Gülen, F. (2002, Eylül 4) https://fgulen.com/tr/hayati-tr/hayat-kronolojisi/fgulen-com-1941-1959-Hayat-Kronolojisi ve https://fgulen.com/tr/hayati-tr/hayat-kronolojisi/fgulen-com-1971-1979-Hayat-Kronolojisi

Gülen, Fethullah (2001, Aralık 4) “Ruhun Teneffüs Zamanları”, https://fgulen.com/tr/hayati-tr/hayatindan-kesitler/fgulen-com-Ruhun-Teneffus-Zamanlari

Hakan, A. (2009, Temmuz 6). Ben Neden Orada Değilim? Hürriyet. https://www.hurriyet.com.tr/ben-neden-orada-degilim-12010872

HSYK, yeni yapısıyla ilk kez yemekli bir toplantıda medyayla buluştu. (2010). Zaytung. http://www.zaytung.com/fotohaberdetay.asp?newsid=47400

Kozanoğlu, C. (1997). İnternet, Dolunay, Cemaat. İstanbul: İletişim.

Kozanoğlu, C. (2016, Ağustos 4). Gülen’in hedeflerinin kimse için sır olmaması gerekirdi. Agos (Yetvart Danzikyan). https://www.agos.com.tr/tr/yazi/16090/can-kozanoglu-gulenin-hedeflerinin-kimse-icin-sir-olmamasi-gerekirdi

Maklube. (2012). Ekşi Sözlük-danny mcmurphy https://eksisozluk1923.com/maklube–596808?p=8

Nübüvvet. (2023). TDV İslam Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/nubuvvet

Öğreten, T. (2020, Ocak 14). KHK’lılar Sosyal Ölüme Terk Edildik. Deutshce Welle Türkçe. https://www.dw.com/tr/khkl%C4%B1lar-sosyal-%C3%B6l%C3%BCme-terk-edildik/a-52005145

Smith, J. R. (2018). Beyond Hummus: 10 Foods You Must Try in Jordan. CNN. https://edition.cnn.com/travel/article/jordan-food-drink/index.html

Şahin, K. (2010). Dini Kimliğin İnşasında Kutsal ve Tabu Olan Yiyecek ve İçeceklerin İşlevleri: Antakya Örneği, (Doktora Tezi). Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı.

Şanlıdağ, A. (2021, Ocak 11). Maklubeye kaşık sallayanlar. Yeni Akit, https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/abdullah-sanlidag/maklubeye-kasik-sallayanlar-34670.html

Ural, T. (2023). Sofra. 100 Sene 100 Nesne. https://100sene100nesne.com/sofra/

Yalman, G. (2002). Tarihsel Bir Perspektiften Türkiye’de Devlet ve Burjuvazi. Praksis, 5, 7-23.

Yaşlı, F. (2014). AKP, Cemaat, Sünni-Ulus: Yeni Türkiye Üzerine Tezler. İstanbul: Yordam.

Kapak görseli: Fethullah Gülen Cemaati’ne mensubiyetini gizlemeyen profesyonel basketbolcu Enes Kanter’in Amerika’da verdiği “maklube party”sinden. Kaynak: Pinterest / Muhammet Alper Art, @muhammetalper []

DİPNOTLAR
  1. Maklube pilavının videolu tarifi için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=Xo9ySxRODng&ab_channel=HATICEMAZI
  2. Türkiye’nin 1951’de NATO üyesi olmasından bir yıl sonra Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde CIA ve NATO işbirliği ile kurulan Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) komünizmle mücadelenin merkezi askeri örgütlenmesi olduğu anlaşılmaktadır. Alpsoy da 24 Haziran 2014 tarihinde verdiği röportajda bu bağlantı üzerinden Gülen’in ÖHD’nin güvendiği ve önemli biri olduğunu ima etmiştir.
  3. “Komando kampları” diye bilinen bu oluşum ÖHD’nin öğrenci gençlik, işçi eylemleri ve muhalif mahallelere karşı 1970’lerin ikinci yarısında doruğa çıkacak sivil faşist şiddetin de temelini oluşturacaktır. Komando kamplarının ilk sonucu, 16 Şubat 1969 günü İstanbul Taksim meydanı çevresinde meydana gelen “Kanlı Pazar” olayı sayılabilir. Söz konusu olayda, NATO-6. Filo’yu protesto etmek için Beyazıt Meydanı’ndan Taksim Meydanı’na yürüyüş düzenleyen öğrencilere Taksim Meydanı’nda o dönem KMD’nin etkin olduğu Milli Türk Talebe Derneği’nin (MTTB) çağrısıyla bekleyen kitlenin saldırması sonucunda 2 kişi hayatını kaybetmiş, 200 kişi de yaralanmıştı (Ahmad: 1977: 381). 
  4. Sızıntı dergisinin ilk sayısının kapak resmi için bkz. https://web.archive.org/web/20071217183144/http://www.sizinti.com.tr/arsiv.php?ARSIVAYRINTI&SAYIID=1
  5. Gülen, cemaatinin yetiştirdiği eğitimli kadroları işaret etmek için kullandığı bu adlandırmayı ilk kez nasıl formüle ettiğini şöyle anlatır: “Altın Nesil’ ismi doğrudan doğruya geleceği omzunda bayraklaştıracak olan nesillerden kinaye olarak vicdanımdan doğmuştu.”
  6. Kendisine ait olan bu kavramlaştırmayı Galip Yalman (2002) şöyle tarif eder: “Söylemin muhalif olması ya da öyle bir iddia ile ortaya çıkması, Osmanlı’dan bu yana değişmediği varsayılan toplumdan kopuk, toplumun taleplerine duyarsız ve ona hükmeden, gücü kendinden menkul bir devlet imgesine karşı tavır almasından; hegemonik olması ise, gerek bu imgeyi gerçekliğin kendisi gibi göstermedeki başarısından, gerekse de piyasa ve sivil toplumu bireysel özgürlüklerin gerçekleştirildiği, devletten bağımsız olarak var olan alanlar olarak sunduğu ölçüde, kamuoyunun oluşumunu belirleyen bir nitelik kazanmasından kaynaklanmaktadır.”

İLGİLİ NESNELER