UÇAK
ESENGÜL AYYILDIZ

İÇERİK

Başlarken

Uçak (eskilerin ifadesiyle “tayyare”) Türkiye modernleşmesinin mühim sembollerinden…

“Tayyare” Arapça ṭyr kökünden olan ve “uçucu” anlamına gelen ṭayyār sözcüğünden geliyormuş. Bugün pilot dediğimiz insanlara, tayyare sözcüğünün kullanıldığı zamanlarda uçucu ya da uçman denmesi de bundan. Uçak ise basitçe “uçmak” fiilinden türetilmiş ve bu işi yapabilen insan yapımı nesneye bu ad verilmiş. Tayyare kelimesi eskiden, günlük konuşmada eski tip pervaneli uçakları ifade etmek için kullanılıyor aslında. 1934 yılında Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi yayımlanır ve Arapça, Farsça kelimeler yerine dili “öz”leştirecek kelimeler önerilir. “Tayyare” de bu “öz”leştirmeden nasibini alacak ve “uçkan” yerine yine aynı dergide önerilen “uçak” kelimesi tutulacaktır (Akalın, 2002). Türkiye, 1970 öncesi kuşakla birlikte, gündelik dildeki bu ifadeyle de muhtemelen tamamen vedalaşacak.

Tayyare, Arapçadaki ṭayr, “kuş” sözcüğü ile eş kökenli.1 Hezarfen Ahmet Çelebi’nin ve öncüllerinin kuş gibi uçmayı düşlemeleri boşuna değil. Gülen Gözler (Ertem Eğilmez, 1977) filminde Şener Şen’in bize sevdirdiği Vecihi karakterinin ilham aldığı tayyareci Vecihi Hürkuş’a bakılırsa, Semerkant’ta Hoca Feyzullah Efendi’nin Ulu Cami minaresinden yaptığı ve öldüğü uçuş, 16. asra denk geliyor. Bu olaydan sonra ise Karadeniz’in Of kasabasında Oflu Molla Uzun Hasan adlı biri, küçüklüğünden beri meraklı olduğu martıların kanatlarını inceleyerek yaptığı bir çift kanatla uçma denemelerine girişiyor. Kısa zamanda da derin uçurumlu Of çayının yamaçlarında karşıdan karşıya geçmeyi sağ salim başarıyor. Fakat Vecihi Hürkuş’un, bu başarıyı milli duygularla karşılamadıkları için içerlediği (ne de olsa uluslaşma derdi henüz ortalıkta yok) dönemin softaları, “Bu adam şeytandır. Öldürünüz,” dedikleri için, Oflu Molla Uzun Hasan medrese öğrencileri tarafından taşlanarak öldürülüyor (Hürkuş, 2000: 7-8). Eh, Evliya Çelebi’nin 17. yüzyıl notlarında, Galata Kulesi’nden Üsküdar’daki Doğancılar Meydanı’na kadar uçtuğunu belirttiği, Sultan Murat Han’ın bir kese altın verip “Her ne isterse elinden gelir,” diyerek korktuğu için Cezayir’e sürdüğünü rivayet ettiği Hezârfen Ahmed Çelebi’den2 sonra, insan evladının bu düşü doğru düzgün yerine getirmesi ve kuş gibi uçma kabiliyetini teknolojinin ve aklının sayesinde gerçekleştirmesi 20. yüzyılı buluyor.

Otto Lilienthal, kendi tasarladığı tek ve çift kanatlı planörlerle çok sayıda uçuş denemesi yapıyor. Bu denemelerin birinde (9 Ağustos 1896… Vecihi Hürkuş’un dediğine göre “tayyaresine motor ilavesi tecrübelerinde”), Almanya’da Rhinow yakınlarında bulunan Stölln’de, 17 metre yükseklikten düşerek omurgasını kırıyor ve bir gün sonra ölüyor. Lilienthal, 150 metreden öteye gidemiyor.3

17 Aralık 1903’te Amerika’da ilk defa motorlu ve kontrol edilebilen bir hava aracı ile havada yalnızca 12 saniye kalarak ve 37 metre mesafe katederek havacılıktaki devrimin başlangıcını, Amerikalı Wright biraderlerin yaptığı kabul ediliyor (Yavuz, 2022: 5). Wright’lar, ABD Savaş Bakanlığı ve Smithsonian Enstitüsü’nün destekleriyle çalışmalarını ilerletiyor ve motorlu uçakla ilk uçuşu yapan kişiler olarak dünyaya ABD tarafından pazarlanıyorlar. Fakat aynı dönemlerde Almanya, Kanada gibi dünyanın başka ülkelerinde de havacılıkta hızlı gelişmeler kaydediliyor. Elbette tarih yazımında “tarihte ilk kez” vurgusunun bir uluslaşma söylemi olduğu ve 1900’lerin başlarının politik konjonktürü düşünülürse ABD’nin bu iddiası, pek itibar edebileceğimiz bir bilgi olmamalı. Nitekim ABD tarafından, 12-14 Aralık 1928’de “İlk Uçuşun 25. Yılı” başlığıyla bir uluslararası havacılık konferansı düzenleniyor ve bu “yalan” sebebiyle hiçbir devlet bu konferansa katılmıyor.4

20. yüzyıl başlarında ulus devletlerin güçlenmesi için savaş teknolojileri ve havacılık çalışmalarının bir yarışa dönmesi ise şaşırtıcı değil. Savaş teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde uçaklarla yapılan uçuş denemelerinin yanı sıra havacılık alanı da kurumsallaşmaya başlıyor. Mesela Viyanalılar, 1880’de, dünyanın ilk örgütlü havacılık enstitüsünün açılışını yapıyorlar (Everdell, 2012: 35).

Fakat bu öyle bir dönem ki, kameranın icadı, sinemanın ilk adımlarının atılması, kuantum fiziği ve kübizmin yanı sıra aynı “uygar” Batılılar, toplama kamplarını da icat ediyor. İnsanın uçma hayalinin gerçekleştiği, sömürgeciliğin yaygın olduğu ve savaşların birbirini izlediği bu döneme, havadan tahakkümü sağlayarak üstünlüğü ele geçirmek arzusu nedeniyle uçan makinelerin icadı ve kullanılmaya başlanması da denk geliyor.

Osmanlı “Tayyare Bölükleri”nden Cumhuriyetin “Türk Hava Kurumu”na ya da Vecihi Hürkuş’tan Sabiha Gökçen’e

1900’lerin ilk yarısındaki savaş ortamı ülkelere üstünlük kurmak açısından havadan tahakküm arzusu getirirken, Osmanlı ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu ülkeler arasındaki yerini alıyor. Osmanlı’daki askeri havacılık, imparatorluğun, Haziran 1909’da Paris’teki Uluslararası Havacılık Konferansı’na iki pilotunu göndermesiyle başlıyor. Türk Hava Kurumu ise, Yüzbaşı Fesa Bey (Evrensev) ve Mülazım-ı Evvel Yusuf Kenan Bey’in 1911’de uçuş eğitimi için Fransa’ya gönderilmesini askerî havacılığın başlangıcı sayıyor.5 1912 yılı sonlarında 17 adet uçak alınarak Yeşilköy Tayyare Mektebi kuruluyor (Yavuz, 2022: 4). Balkan savaşlarında Osmanlı tayyare bölükleri iş görüyor. Fakat I. Dünya Savaşı’nda Almanya’yla müttefik olmak Osmanlı’ya havadan savaşmak konusunda epeyce fayda sağlıyor.

“Edirne’den üç saat beş dakikada İstanbul’a gelen tayyarecilerimizden Osman Nuri Bey ve refiki Celaleddin Bey: Tayyaresi önünde”, 1913. Kaynak: Polis Mecmuası no. 9 (29.11.1913), s.211

Bu dönemin izlerini Vecihi Hürkuş’un anılarında sürmek mümkün. Osmanlı 3. Ordusu, 7. Tayyare Bölüğü’nü hava keşfi için 1916’da gönderdiğinde, Hürkuş 7. Tayyare Bölüğü’nün bir elemanı olarak Kafkas Cephesi’ne gidiyor. 10. Uçak Müfrezesi’nden yeni transfer olan Osmanlı mürettebatı Başçavuş Vecihi Hürkuş ve Teğmen Bahattin (Dye, 2021), 1917’de Erzincan semalarında savaşırken, isabet eden bir mermiyle inişe geçmek zorunda kalıyor, Rusların eline geçmesin diye uçaklarını yakıyor, ardından da yakalanıyorlar. Hürkuş “düşmana bir iskelet yığınından başka bir şey bırakmama”yı son vazifeleri olarak vurguluyor.6 Şu satırları dikkat çekici:

Esaret ne acı bir şey. Son gayretlerden bitkin bir halde aralarına düştüğümüz insanlardan yaralı olduğum halde çirkin küfürlerle karışık çok fena bir muameleyle karşılaştık. Durumun asıl acı çehresi, bu ağır küfürleri Ermeni şivesiyle etrafımızı saran kalpsiz vatandaşlardan işitiyorduk! Bu hainlerin tavırları, sözleri, dil ile, sopa ile, aha uzakta iseler taş ve tükürük ile hakaret doluydu. Bu anda hürriyetimin gittiğine değil, bu vicdansızların hakaretlerine mukabele edecek mecalde bulunamadığıma yanıyordum.

Zavallı arkadaşlarım hâlâ kendini toparlayamamıştı. Tayyarenin yanından uzaklaşırken, küçük bir dere üzerinde üzerimize çullanan bu nankör vahşilerin ellerinden zorlukla kurtulabilmiş ve bir Rus süvarisinin yanına yetişebilmiştik. Kazak neferi bir Rus ve bir düşmandı ve belki bombalarımızdan korkmuş, kaçmış ve heyecanlı anlar geçirmişti. Fakat bütün bunlara rağmen, bir insandı, maruz bulunduğumuz hakarete o da dayanamadı ve nihayet şiddetle kırbacını savurarak mütecavizleri hırpalamaya başladı.

Bu şiddet karşısında uzaklaşmaya mecbur olan sevgili (!) Ermeni vatandaşlarımızın uzaktan olsun azalmayan tecavüzleri altında son gücümüzle yürüyerek vardığımız ordu binası önünde yığılıp kaldım7 (Hürkuş, 2000: 40).

1977 tarihli, bir Arzu Film yapımı olan Gülen Gözler’deki Vecihi, işte bu Vecihi Hürkuş’un karikatürleştirilmiş hali. Yeşilçam’ın ideolojik işlevine dikkat çekerken, en tipik örtmecelerinden birinin Vecihi karakteri olduğunu da belirtmeliyim. Münir Özkul’un canlandırdığı ve ailenin reisi olan Yaşar Usta, dürüstlüğün ve emeğin temsili olarak filmde yer bulurken; Şener Şen’in canlandırdığı Vecihi’yi ise inatçı, hayalci, iyi niyetli ve komik olmasının yanı sıra sebatkâr, fedakâr ve değerini, büyüklerinin bilemediği bir genç olarak izleriz. Bu anlamda filmdeki Vecihi karakteri, gerçek Vecihi’nin Osmanlı’nın son zamanlarından başlayıp cumhuriyetin kuruluş sürecinde devam eden kahramanlıklarının, icatlarının, fedakârlıklarının büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmasına gönderme gibidir. Fakat, filmi ve Şener Şen’in hayat verdiği o şahane, naif karakteri olanca neşemizle izlerken, Vecihi Hürkuş’u yaşadığı dönemle düşünmek, bu ülkenin yüzleşilmemiş soykırımlar geçmişini bilmiyorsak, aklımıza pek de gelmez. Oysa, 1915’te Anadolu topraklarındaki Ermeni soykırımına dair kâbusun ne denli canlı olduğunu, Vecihi Hürkuş’un hatıratında yer alan Kasım 1917’deki bu olayı anlatırken kullandığı dilin melanetinden anlamak mümkün.

Hürkuş’un 1915’te başlayan havacılık serüveni, aynı tarihlerde bu topraklarda uygulanan Ermeni soykırımını akla getirecektir. Hürkuş’un 1937-39 arasında uçak mühendisliği eğitimi için Türk Hava Kurumu tarafından Almanya’ya gönderildiği döneme ait8 anılarına geldiğimizde ise II. Dünya Savaşı eşiğinde Almanya’daki Hitler faşizmini, Türkiye Cumhuriyeti-Almanya ilişkisini ve bizzat cumhuriyet eliyle uygulanan 1937 Dersim tertelesini ve 1938 Dersim soykırımını düşüneceğiz elbette. Osmanlı-Almanya ittifakının hava sahasındaki işbirliğinin ve havadan tahakküm ideolojisinin ülkelere üstünlük düşü gördürdüğü bu dönemin izlerini, Türkiye’deki hâlâ yüzleşilmemiş bu soykırımlar ve katliamlar tarihinde de sürmek başlı başına bir araştırma konusu.

Vecihi Hürkuş’un uçaklarından, 1926-1931. Kaynak: 50 Yıllık Yaşantımız, 1923-1933. C. 1 (İstanbul: Milliyet Yayınları, 1975), s. 142.

Hürkuş’un anıları, hem dönemin diğer ülkelerinin havacılık politikalarını anlamak hem de genç cumhuriyette havacılık alanında olan biteni görmek açısından önemli. Nitekim, ömrünü havacılığa adamış biri olarak, eğitiminden üretimine, devlet kurumlarında görev üstlenmeye, sonrasında kendi uçaklarını üretmeye ve iş girişimlerinde bulunmaya kadar dönemin ruhunu da anlayabileceğimiz bir serüven onunki. Nitekim I. Dünya Savaşı sonrasında başlayan Kurtuluş Savaşı’nda da malzeme ve teçhizat eksikliğinden epeyce mustarip olunuyor. Anadolu’ya kaçırılan birkaç kırık dökük uçakla, Erzurumlu Nafiz adında birinin aldığı dört uçaktan ikisiyle ve Yunanlılardan ele geçirilen uçaklarla keşifler ve bombalamalar yapılıyor.

1923’te Vecihi Hürkuş tarafından başlatılan Vecihi K VI adlı bir avcı uçağı projesi, ancak 1924 sonunda tamamlanır ve 1925’te ilk uçuşunu yapar. Bu tarih, Türkiye’deki havacılık meseleleri açısından önemlidir. Çünkü sonradan Türk Hava Kurumu adını alan Türk Tayyare Cemiyeti, her ne kadar nizamnamesi 1919 yılında hazırlanmış olsa da (ki Hürkuş’un aktardığına göre, o dönemde işleri gizli saklı halledebilmek için posta nakliyatını çözüm olarak görmüşler ve bu amacın yerine gelmesi için dönemin posta nazırı Refik Halit Karay’ı göreve koşmuşlar) 1925’te kuruluyor (Hürkuş, 2000: 159-165).

Kayseri Tayyare Fabrikası’nda üretilmesi düşünülen Junker tipi ıçaklardan, 1930’lar. Kaynak: 50 Yıllık Yaşantımız, 1923-1933. C. 1 (İstanbul: Milliyet Yayınları, 1975), s. 141

Türk uçak sanayiinin Almanlar kanalıyla kurulmaya çalışılması hakikaten ilginç. Özellikle de Ermeni ve Dersim soykırımları süreçlerinde iki ülke arasındaki ilişkileri düşününce… 1925, cumhuriyetin Kayseri’de sivil ve askeri uçak imal edecek bir uçak fabrikasının da kurulmasına karar verdiği yıl aynı zamanda. Koçak’tan öğrendiğimize göre, bu işi Almanlar yapacak, Hürkuş’un anılarında da sık sık rastladığımız meşhur Alman Junkers firması büyük paralar yatırarak Kayseri’de, Türkiye’yle ortak kurduğu bir anonim şirket ile sivil ve askeri havacılığı geliştirmeye çalışacaktı. Her iki ülke de bu projeye çok önem veriyor; ama, Alman tarafı iflas edince proje sekteye uğruyor, bu yüzden arzu edilen hedefe ulaşılamıyor. Fakat Kayseri Uçak Fabrikası törenle açılıyor ve çalışmaya başlıyor. Sonra hava ulaşımı söz konusu olduğunda Lufthansa devreye giriyor ve Berlin-İstanbul hattını kuruyor, İstanbul- Ankara uçak seferlerini ve posta servislerini yapıyor. Almanlar Lufthansa’ya çok önem veriyor; çünkü, bu girişimin en önemli özelliği Tebriz’e, Tahran’a ve Afganistan’ın başkentine kadar uzaması. Bunu da Asya’ya politik gidişin ön adımlarından biri olarak görüyorlar. Fakat mali problemler yüzünden bu arzu tam olarak gerçekleşemiyor (Koçak, 2007).

Uçakla Medeniyet

Sömürgeciliğin Batıdaki ülkeler açısından esas zenginleşme kaynağı olduğu 1900’lü yılların başlarında uçak, bir havadan tahakküm aracı olarak oldukça işlevsel. Dönemin kitaplarında açıkça şu ifadeler yer alıyor: “Vahşi ülkelerde böyle bir savaş aracının manevi etkisini tasavvur etmek imkânsızdır,” “Hava gemisinin görünüşü bile kabileler arasında dehşete yol açacaktı.” Bu, “hava gemileri seferi faaliyet yüzünden beyaz askerlere rastlayan korkunç yaşam kaybını” da engelleyecekti (Hearne’den akt. Benlisoy, 2020).

Malum sömürgecilerin ortak tezi, “uygarlıktan yoksun” yerlere “uygarlık” götürmek… Uçak ve medeniyet denince aklıma hemen Jamie Uys’un çektiği, 1981 yapımı bir Güney Afrika Birliği (aslında Bostwana) filmi olan Tanrılar Çıldırmış Olmalı geliyor. Kurak Kalahari çölünde yaşayan yerli halk Buşmenler, kendi hallerinde “medeniyet” denilen şeyden uzak, mutlu mesut yaşarken, bir gün tepelerinde kanatlarını çırpmadan, gürültüyle uçan garip kuşlar belirir ve gökyüzünden bir şey düşer: Uygar insanlar buna boş bir kola şişesi der. Kabile halkı ise bu nesnenin tanrılar tarafından gönderildiğine inanır. Önce ne olduğunu anlamaya çalışırlar, sonra da müzik yapmaktan çeşitli gündelik işlerde kullanmaya, oyun oynamaya dek bu nesneye pek çok işlev eklerler. Gelin görün ki düşüncesiz tanrılar, bu nesneden yalnızca bir tane yollamışlardır. Eh, herkes buna sahip olmak isteyince de huzursuzluk çıkmaya, kötü duygular belirmeye başlar. Bu nesneyi bulup kabileye getiren avcı Xi, bunu kendilerine yolladıkları için çıldırmış olduğunu düşündüğü tanrılara sinirlenip nesneyi onlara iade etmek ister. Hikâye böyle sürer gider.

Filmdeki anlatıcı bir tür tanrı anlatıcıdır ve meseleye Buşmenler tarafından bakmakta, olmuş olanla olacak olanı bilmekte ve derdini, uygar olanla karşılaştırarak anlatmaktadır (elbette yine tanrısala yakışır biçimde). Acaba içtiği kola şişesini öylece uçağının penceresinden fırlatan pilot, Buşmenlerle karşılaşsaydı meseleyi nasıl anlatırdı? Söz konusu savaş olunca, gerçek hayatta işler bu kadar naif olmuyor elbette. Eleştirel gibi görünse de, yine de tepeden bakan, her şeye muktedir bir tanrısallığın hem şarkiyatçılıkla hem de uygarlaştırma teranesini hep tekrar etmiş sömürgecilikle kesiştiği yerlerden birisi, bence pilotların bakışları, ifadeleri… Mesela; Alman havacılık dergisi Flugsport’ta 1917’de yayımlanan ve Teğmen Westfal tarafından yazıldığı tahmin edilen şu satırlarda, “uçakla/uygarlıkla yeni karşılaşan yerli”ye bakış:

Hayatında hiç uçan makine görmemiş ve insan uçuş sanatını hiç duymamış olan yerliler, 160 beygirlik Mercedes motorlarının kükremesini duyunca, akın akın meydana koştular derken abartmış olmuyorum. Yaşlı ve genç, erkekler, kadınlar ve çocuklar, hareket edebilen herkes Alman havacılarını görmeye koştu. Sadece Şark’ın üretebileceği bir renk cümbüşü. Kırmızı, sarı, yeşil ve siyah başörtülü kalın tesettürlü kadınlar ve kızlar; uzun kaftanlı ve beyaz cübbeli adamlar. Havaalanının etrafını renkli bir duvar sarmıştı. Şarklılara has soğukkanlılıkla, büyük kuşları görmek için sabahtan öğlene kadar oturdular. Öğleden hemen önce, ilk kez uçtum ve yerlilerin düz çatılarında karıncalar gibi üşüştüğü eski saygıdeğer şehrin üzerinde daireler çizdim (Dye, 2021).9

Tan gazetesi baş yazarı Ahmet Emin Yalman’a, Dersim “Harekâtı” sonrasında konuşan Sabiha Gökçen’in bakışı ise insanda buz etkisi yaratan, soykırımın “insanlıktan çıkarma” anlayışının tipik bir örneği:

Dersimdeki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. Bir iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt olarak uçtum. Böyle vaziyetlerde insan harp heyecanını rasıt mevkiinden daha iyi duyuyor. İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedefler görürse, makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersimde ilk bombardımanımın heyecanını unutmam.

Cekizeken civarında âsilerin topluluğunu haber alıp, grup halinde hareket ettik. Ben elli kiloluk bombalarımı grup halinde kaçanlar üzerine attım, isabeti gözümle gördüm ve vazifeden avdette heyecanlı dakikalar geçirdik.

(…) Muhasama meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor (1937).10

Genç Türkiye Cumhuriyeti, “yerlileri” havadan terbiye etme terennümünü, kurulduktan çok kısa bir zaman sonra, dünyanın en kuvvetli ülkelerinden biri olma hevesinde olduğu için elbette hemen benimsiyor ve hakkıyla uyguluyor. 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı Zilan katliamlarında havadan uçaklarla hem keşif hem de bombalama yapılıyor. Örneğin Pülümür harekâtında, “Tayyareler ‘asi köyler’ üzerinde üç defa dolaşarak 75 bomba atar. 26 Ekim 930’da Göneli köyü işgal edilir. Bir gün sonra Dağbey ve Gürk köyleri işgal edilir ve ardından yakılır. Tayyareler Aşkirek ve çevresini iki defa bombalar” (Aygün, 2010: 125). Nitekim 1930 tarihli Birinci Umumi Müfettişlik’in Dersim Raporu’nda “Elaziz’de bir bomba tayyare filosu bulundurularak mühim vak’alar yapan veya hükümetin tebliğatına muhalefet eden aşiret köylerini müessir bir surette bombalamak, ziraat ve hayvanlarını imha etmek ve rahatça ikamelerine mani olmak” (Bulut, 2005: 77-78), Dersim’e uygulanması önerilen askeri tedbirlerden biri olarak vurgulanıyor. Bakanlar Kurulu’nun “Sadece taarruz hareketi ile ilerlemek iktifa ettikçe, isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki silah kullanmış olanlar ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür” şeklinde kararını verdiği gün olan 4 Mayıs 1937’de, uçaklardan Zazaca, Kurmancca ve Osmanlıca (Türkçe) bildiriler de dağıtılır (Kaya, 2010: 448-449). Cumhuriyetin şefkatini kabul etmeyenlere ve ona itaat etmeyenlere, aynı cumhuriyetin kahredici ordularının korkunç yüzünün gösterileceği, bu son şefkat ve merhametini gösteren bildirileri çoluk çocuklarıyla okuyup düşündükten sonra çabuk cevap vermeleri söylenir. Herhalde cumhuriyet ordularının korkunç kudretinin ilk nişanesi bu tayyareler olmalıdır ki; devletin gözünün heryerdeliğinin, zamana ve mekâna hükmediciliğinin sembolüdürler. Elbette tayyarelerin göklerdeki gezintisi ve attıkları bildiriler “yerli”lerin bu kudretin şefkatini ve dehşetini tahayyül etmeleri için ürkütücü bir gösteri halini de alıyor olmalı.

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın raporunda ise askeri hazırlıklar kapsamında 1938’deki Dersim soykırımı öncesi askeri tahakküm tekniklerinden biri olarak havadan fotoğraflama yer alıyor: “Teyyarelerin talim uçuşları Dersim üzerinde yapılmalıdır. Ve bu münasebetle tayyareden resimler alınmak muvafık olur” (Bulut, 2005: 279). Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgede uygulayacağı katliam ve soykırım öncesinde ve sırasında uçaklar tarafından halkın üzerine atılan11

Gözünüzle görüyorsunuz ki, askerlerimiz Bobyezbaba, Kozdağı, Dolubaba, Azizabdal ve Zel dağını tutmuş, her taraftan ve yakından sizi çember içine almıştır. Tayyarelerimiz de üstünüzde dolaşıyor ve ne yaptığınızı görüyor. (…) Eğer çoluk ve çocuğunuza acıyorsanız, siz de bizim gibi düşünürsünüz ve yaparsınız. Gelip dehalet edenler ızdırap ve zahmetten kurtulurlar. Gelmeyenlerin üzerine askerimiz yürüyecek ve tayyarelerimiz uçacaktır. Bunların hepsi yakalanıncaya kadar arama devam edecektir. Takipten kurtulamayacaktır.12

1937 katliamı ve 1938’deki soykırımda uçak filoları, yalnızca köyleri bombalamakla kalmaz, mağaralara sığınan insanları ve hayvanları da vurur.13

Kurbanlar ve Kurban Derileri

Sabiha Gökçen’in anılarını okurken, Dersim “harekâtı” sırasında kapalı havada tehlikelerle uçup yere indikten sonra diğer arkadaşlarını bekleyişlerini anlattığı bir kısma denk geldim. Şöyleydi:

Hepimizin gözleri havadaydı. Bir umut ışığı görebilmek için dikkat kesilmiştik. Üçüncü uçağın da meydana kazasız belasız inmesi için dua ediyorduk. (…)

Herkesin yüreğini hoplatan bir sesle birden bağırmaktan kendimi alamadım: “Döndüler! Geliyorlar! Geliyorlar!” Sevinçle birbirimize sarıldık… Uçağa doğru koştuğumuz sırada erlerimizin bir koyunu yatırıp kurban etmekte olduğunu gözyaşları içinde gördük… Görülecek bir manzara idi bu… Meğer onlar, bu Mehmetçikler, daha bizler havada iken bu adakta bulunmuşlar (Gökçen, 1996: 124).14

Sonda söyleyeceğimi şimdiden diyeyim: Havacıların hayatlarına karşılık tanrıya adanan bu koyun, Dersim halkının genç cumhuriyetin uluslaşma yolundaki “medenileşme” ülküsüne “kurban” edildiğini düşündürmüyor mu size de? Uygulanan melun şiddetin gerekçesi, makbul/medeni Türklük uğruna, kılık, kıyafet ve yaşayış açısından medeni olmayan, Türkçe konuşmayan, vatandaşlık görev ve sorumluluklarına uymayan bir “unsuru” muasır medeniyet yolundaki Türklük içinde eritmek ve bunun için gerekirse kan dökmek.

Hâlâ devam eden Türk Hava Kurumu’na kurban derisi ve bağırsak bağışı geleneği de bu “ulusal biz”in üzerine inşa edilmiş, “bağış” perdesi ardında adeta her “vatandaşın görev ve sorumluluğu” olarak işlenmiş. Faşizmin söz söyleme mecburiyeti olması gibi, kurban bağışı da aynı ideolojinin dayattığı örtük bir mecburiyet aslında.15 Anlaşılan o ki, “ulusal biz” için kan ve kurbanda ulusça birleşilmiş.

Meselenin ayrıntısına buyurunuz…

Sabiha Gökçen’in anılarında, Atatürk’ün16 bizzat kendisine ve diğer evlatlık kızı Zehra’ya (trenden atlayarak intihar edecektir), Türk Hava Kurumu’nu kurduklarında “ana gelir” kaynağını devletin yanı sıra milletin “hamiyet duygularına” nasıl yüklediklerine dair anlattıkları ilgi çekicidir: “Bizim ulusumuz bir kere inanmaya görsün.. Ona yaptıramayacağınız, benimsetemeyeceğiniz şey yoktur.. Türk Hava Kurumu’nu kurduğumuz zaman bunun ana gelir kaynağını bir yandan devlete bir yandan da milletimizin hamiyet duygularına yükledik.. Fitre ve zekâtın yanı sıra kurban derilerinin bu cemiyete verilmesi için Bakanlar Kurulu kararı çıkardık” (Gökçen, 1996: 87).

Ahmet Mithat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesindeki yazılarında kurban derilerinin “milletin umur-i hayriyesinde” kullanılması teklifi ve bu görüşünü Kuran’dan ayetlerle, hadislerle desteklemesi ile kurban derileri hakikaten devlet eliyle toplanıp satılıyor ve “milli ve vatani” işlerde kullanılıyor.

Dediğim gibi çıkarcı geri kafalı çevrelerin bütün baskılarına rağmen bundan şöyle böyle yarım asra yakın bir zaman evvel başarılan bu zafere, bizim Cumhuriyet döneminde devam etmemiz kadar doğal ne olabilir ki?” diye soruyor kızlarına Atatürk. Çünkü “Devletin yapamadığını millet, milletin yapamadığını devlet yapmalıydı” (Gökçen, 1996: 86-88).

Tayyare Cemiyeti’nin kurban derileri için hazırladığı afişlerden, 1930’lar. Kaynak: © Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu / AFK_000322
Resimli Uyanış: Servetifünun dergisinin Tayyare Bayramı kapağı, 1929. Kaynak: Resimli Uyanış: Servetifünun no. 1724/39 (29.08.1929)

Vecihi Hürkuş ise anılarında, sivil havacılığa geçişiyle beraber, Türk Hava Kurumu’na gelir sağlamak ve onu güçlendirmek için sarf ettiği çabalar arasında, halkın seve seve bağışta bulunmasını teşvik etmek için bir madalya nizamnamesi kaleme aldığından söz ediyor. 100 TL bronz, 500 TL gümüş, 1000 TL altın ve 5000 TL bağış yapana murassa olmak üzere dört tipte olan bu madalyaların üzerinde “milli bir varlık olan ilk Türk tipi tayyaremin resmi ile süslemiştim” dediği tayyare görülüyor. Ayrıca bu dönemde Türk Tayyare Cemiyeti Başkanı Cevat Abbas, şehirler arasında bir yarışma düzenlenerek 10 bin TL toplayıp Cemiyet’e gönderen her şehir, köy ve kasabanın kendi adıyla bir tayyareye sahip olabilmesini, hatta bir vatandaşın bundan faydalanıp kendi adını taşıyan bir tayyareyi görme şerefine nail olmasını öneriyor ve bu öneri, alınan bir kararla uygulanıyor. İlk olarak Ceyhan (Adana) kasabası halkı, toplanan 10 bin TL’yi telgrafla gönderdiklerini bildirerek, cemiyetin ilk tayyaresine “Ceyhan” adının verilmesini istiyor. Böylece cemiyete İtalyan Ansaldo Fabrikası üretimi, 300 PS (beygir) gücünde Fiat motorlu bir tayyare alınıyor. Açılacak pilot okulu için de bu siparişle Fransa’dan Gaudron 59 tipi bir tayyare sipariş ediliyor (Hürkuş, 2000: 177-178).

Tam sayfa: Tayyare Cemiyeti’nin onuncu yılı, 1935. Kaynak: Ulus no. 4869 (15.02.1935), s. 3

Elbette bununla kalınmıyor, tayyareyle Türkiye’nin her yerine reklam uçuşları yapılıyor ve halkı cemiyete yardıma çağıran bildiriler havadan dağıtılıyor. Uçaklarla yapılan bu bildiri dağıtım işleri, yukarıda bahsettiğim üzere, daha sonra Dersim halkına yönelik yapılacak ve bildirilerde, “Tayyarelerimiz üstünüzde dolaşıyor ve ne yaptığınızı görüyor. (….) Gelip delalet edenler ızdırap ve zahmetten kurtulurlar. Gelmeyenlerin üzerine askerimiz yürüyecek ve tayyarelerimiz uçacaktır,” denilecektir.

Abidin Daver’in Hem Nalına Hem Mıhına köşesinden Türkiye’de havacılığı geliştirmek için izlenecek “en iyi yol”, 1937. Kaynak: Cumhuriyet no. 4592 (26.02.1937), s. 3

Milli tayyareciliğin kalkınması için dönemin basını da ciddi destek veriyor. Gazetelerde baş yazarlar, konuyu hususi ele alıyor. 1933’te üniversiteden tasfiye edilince Yeni Adam dergisini(kendisi gazete dermiş)17 çıkarmaya başlayan pedagog-felsefeci İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, “Bir uçakçılık terbiyesi organizasyonu gerektir”18 başlıklı uzun yazısında şöyle diyor:

Söylev ve konferans sırası değil, uçma sırasıdır. Onun için sosyal kurum ve güçlerimiz de işe geçmiş ve başlamıştır. Her yerden verit yağıyor, herkes verit göndermek için yarış ediyor. Gazeteler de kendi düşüncelerini yazıyorlar, nasıl yapmalı, nasıl çalışmalı, diye. Şimdi Ulus’da F. R. Atay’ın bir yazısını okudum, uçak veriti için propaganda nasıl yapmalı, bunu söylüyor. Ben de kendi payıma bir uçakçılık pedagojisi taslağı yapmak isterim.

İsmayıl Hakkı’nın burada referans verdiği Falih Rıfkı Atay’ın Ulus’taki “Havacılık Hızı” başlıklı baş yazısı (1935), 19, dönemin devlet-medya-iktidar sahasında havacılık politikasının ve kamuoyu yaratma çabalarının ne denli güçlü bir ekonomi-politik arzu olduğunu göstermesi bakımından mühimdir.

Cumhuriyet gazetesinin 26 Şubat 1937 tarihli sayısında ise Abidin Daver’in yazdığı “Hem nalına hem mıhına” köşesinde Rusya ve Almanya’nın çocukları kerteriz alınarak, “Türk çocukları”na da uçmayı sevdirmek ve hava kurumunu güçlendirmek önerilecektir:

Sovyet ve Alman çocukları gibi, Türk çocuğunu da, daha küçük yaşından itibaren havacılığa meraklı olarak yetiştirmek lazımdır. (…) Türk milleti, dev adımlarla, hayır tayyare süratile ilerliyen havacılıkta, medeni milletlerle atbaşı beraber gitmek mecburiyetindedir. Bunun için tek çare, yaşını başını almış olanlardan ziyade gençleri ve çocukları havacılığa ısındırmaktır. Türk çocuğu şut çekmek için duyduğu hırsı ve heyecanı uçmak için de duymalıdır.

Ulusun havacılık politikasındaki bu döneme özgü kahramanlık ve ulusça şahlanma duygusu sonraki yıllarda daha da fazla besleniyor. Örneğin Tan Gazetesi, Ahmet Emin Yalman’ın “Yüzbin İstanbullu Türkkuşu bayramını candan kutladı” haberini anasayfaya yerleştirecekti. Türk Hava Kurumu’nun kurban derileri ve bağırsak bağışı çağrısı ve tayyare piyangosuyla ilgili ilanlar gazetelerde düzenli olarak yer alırken, gazete yazarları da bu politikayı desteklemek için zaman zaman makaleler kaleme alacaklardı.20

Elbette “ilk askeri pilot” olarak Sabiha Gökçen’e, Dersim tertelesinin hemen sonrasında “bir Türk kızı” olarak başarılarından dolayı madalya verilmesiyle ilgili haberler, gazetelerde ilk sayfadan arzı endam edecek, uluslararası basında da “Atatürk’ün evlatlık kızı”nın başarısı olarak kısa haberler biçiminde belirecekti (The Washington Times, 1937: 4).

Kurban deri ve barsakları Tayyare Cemiyeti’ne: Abidin Daver’in Hem Nalına Hem Mıhına köşesinden, 1937. Kaynak: Cumhuriyet no. 4598 (20.02.1937), s. 3
Sabiha Gökçen’e “isyancı Kürtlere” karşı gösterdiği başarıdan dolayı madalya verilmesine dair: “Kadın Savaş Kahramanı Türkiye tarafından
onurlandırıldı”, 1937. Kaynak: Washington Post (19 June 1937), s. 8
Hava Kurumu’na 50.000 liralık bağış, 1937. Kaynak: Cumhuriyet no. 4582 (13.02.1937), s. 4

Kurban meselesine geri dönelim…

1937 yılının 13 Şubat’ında Cumhuriyet’te yayımlanan habere göre Kurban Bayramı’nda kurban derileri, Tayyare Cemiyeti, Kızılay ve Himayeietfal cemiyetleri arasında paylaşılıyor. Aynı tarihli gazetede Tayyare Piyangosu’nun kazananlarının açıklandığı ilanın hemen yanında “Yüksek hamiyet” başlığı altında Erzincan Hava Kurumuna “Merhum General Bahaeddinin eşi Ayşe Nesibe Atasev”in 50 bin lira değerinde emlağını bağışladığı haberi yer alır.

“Kurban derilerini Tayyareye veriniz” ilanlarında yapılan çağrının dayanaklarına birkaç örnek vermek, ardındaki ideolojik arzunun seslendiği halkın hassas duygularını anlamaya yetecektir:

“Kavga” denen “şer”den kurtulmak için; “barış” denen “hayır”a kavuşmak için, bütün dualar ve adaklar orduya ve tayyareye yapılmalıdır (Cumhuriyet,1937: 5).

Yarın havadan yağacak ölüme binlerce kurban vermemek için kurbanlarınızı Türk Hava Kurumuna vermelisiniz (Cumhuriyet, 1937: 2. Kurban Bayramı günü).

Bir gün, bir kavga gününde, göklerin kör gazabına uğramak istemiyorsanız, durup dururken kurban olmaya isteğiniz yoksa, şimdiden kurbanlarınızı kendi elinizle hazırlayıp yerine götürünüz: Türk Hava Kurumu’na veriniz (Cumhuriyet, 1937).

Burada da makbul vatandaşlara sesleniliyor olmalı…

Kurban Bayramı yaklaşırken “Türk milleti, …. Geçim kadar zaruri bir ihtiyaç halinde tayyareye varının bir kısmını ayırmağa mecburdur” vurgusuyla bir yandan kurban derileri bağışı isteniyor, öte yandan hemen sonraki sayfada ise (anlamlı bir tesadüfle) aynı vatandaşlar olası savaş durumunda hava bombardımanlarına karşı alınması lazım gelen tedbirler hakkında bilgilendiriliyor. Elbette bu uyarıların yaklaşık bir ay sonra Dersim’de, havadan atılacak bombalarla ve saklanılan mağaralara atılan kimyasal gazlarla katledilecek insanlar için olduğu düşünülemez.21

Kurban derileri için küçük gazete ilanı, 1937. Kaynak: Cumhuriyet no. 4588 (19.02.1937), s. 5
Hava Tehlikesine Karşı Alınacak Tedbirler, 1937. Kaynak: Cumhuriyet no. 4588 (19.02.1937), s. 6

Nitekim 1938’in Temmuz-Eylül ayları arasında Kurun gazetesinde günlük neşredilen ve bölgede o dönemde, iliştirilmiş gazetecilik yapan Niyazi Ahmet Banoğlu’nun kaleme aldığı Dersimli Kız tefrikasında (Birkan, 2019: 82), doktor Adnan ile Dersimli casus Hızır arasında geçen şu konuşma Gökçen ve ulusun gücü mitinin tayyareler üzerinden her yoldan nasıl incelikle işlendiğini gösteriyor:

Bir gün Hızır çıkageldi. Adnan bir tanıdık sima görmüş olmanın verdiği sevinçle Dersimli casusun boynuna atıldı. Az kalsın:

-Aman beni buradan kurtar..

Diyecekti. Kendini zor tuttu.

-Nasılsın Hızır.. dedi. Epey zamandır görüşmedik.

-Çok iyiyim. İşlerim vardı. Durup dinlendiğimiz yok ki..

-Ne havadisler var..

-Çok iyi havadisler var.. Askerlerimiz ilerliyor. Asiler ne yapacaklarını şaşırdılar. Geçen gün de tayyareler uçtu. İçlerinde bir de kadın tayyarecimiz varmış. Adına Gökçen diyorlar. Kutuderesini bile bulmuş. Seyit Rızanın evine bombalar atmış, yıkmış bütün evleri.
Dersimliler tayyareden hiç korkmazlardı. Bizim milli şair Ali Şir..
Hızır son sözü söylerken birden durakladı. Kendini topladı. Mütemadiyen ‘bizim asker’ ‘tayyarecilerimiz’ derken Dersimin en fena adamı olan serseri Ali Şir için ‘bizim’i ağzından kaçırmıştı. Derhal tamir etti:

-O alçak dedi tayyareler için ‘Kemalin tayyareleri bize sinek vızıltısı gibi geliyor’ derdi. Ama şimdi öyle olmadı. Fena korktular. Seyit Rızanın adamları da birer birer kaçıyorlar (Ahmet, 1938: 2).

Ezcümle, Türk Hava Kurumu, yeni bir ulusun doğuşunun ve güçlenmesinin temsili idiyse ve kaynağını da milletten alıyorduysa, milletin bir kutsala yaptığı adakları ulusa bağışlayarak kudretli yeni bir varoluşun parçası olmak istemesi şaşırtıcı değil elbette. Hele ki savaşlardan yeni çıkmışken… Fakat, bu ulus-millet tahayyülünün dışında kalan “öteki”lerin modernleşme uğruna kurban edilmesi de, dökülen kandaki ortaklığı, ulusça bir günahta nasıl da birleşildiğini düşündürüyor. Bakın Saime Tuğrul ulusal “biz”i oluşturan elemanlarla “günah keçileri/kurban” arasındaki ilişkiyi nasıl düşünebileceğimize dair ne söylüyor:

Öncelikle, bir topluluğun içinde “biz”i oluşturan elemanların birliği sağlanır. Topluluk kendini homojen bir bütün olarak tanımladığı, bizi ötekilerden ayıran kültürel özellikler ön plana çıkarır. Böylece, içeridekiler ve dışarıdakiler ayrılarak, dışlama ve saldırı, kendilerinden olmayanlara karşı yönlendirilir. Şiddet ve hatta öldürme yoluyla kurbanlar verilerek (günah keçileri) yeni grup, kurucu temellerini atar (Tuğrul, 2021: 115).122

Modernleşme tahayyülü ve Türklük ethosunu 1937 Dersim tertelesi ve 1938 Dersim soykırımının mezarsız “kurbanları” üzerinden, Türk Hava Kurumu’nun tarihçesindeki kurban derileri ve bağırsak bağışından, Hatun Sebulciyan’ın23 kurban edilen çocukluğu ile “Atatürk’ün kızı” Sabiha Gökçen’in gözlerini dolduran adağa kadar giden bir silsile içinde düşünmek de bizim boynumuzun borcu olsun. Hiçbirimiz “kurban” ve “mağdur” mitoslarıyla/adlandırmalarıyla mesafelendiğimizi düşündüğümüz bu ulus-kimliğinin günahlarından azade değiliz.

“İstikbal Göklerdedir” Devri İlelebet

Türkiye’de bir kuşak, TRT ekranlarında her günü istikbalin göklerde, geleceğin bayrak, şehit ve gaziler ile geleceğe gözünü dikmiş her biri kahraman adayı gençlerde olduğunu vurgulayan bir görüntüyle kapattı televizyonu.

Cumhuriyetin ana damarı denebilecek bu ulusal ruh hali, Soğuk Savaş yıllarında ve sonrasında da elbette sürdürülüyor. Tabii devletin bu gücü, 1972’de üç devrimci çocuğunu yemeye kalkıştığında, devrimci hareketin gençleri tarafından ters yüz edilmeye çalışılıyor. 3 Mayıs 1972’de Ankara-İstanbul seferini yapan Boğaziçi uçağı, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idamını engellemek için Sofya’ya kaçırılıyor. Eylemi yapanlar arkadaşlarının serbest bırakılarak bir uçakla Bulgaristan’a getirilmelerini istiyor. Fakat bilindiği üzere eylem sonuç vermiyor ve üç genç insan meclis kararıyla öldürülüyor.24

Boğaziçi uçağının kaçırılışı hakkında, Cumhuriyet’in manşeti, 1972. Kaynak: Cumhuriyet no. 17150 (04.05.1972) / © cumhuriyet.com.tr

Cumhuriyetin başlangıcından beri havacılık alanında kendi uçaklarını yapmak, havacılıkta en güçlü hale gelmek arzusu, 1973’te Türk Uçak Sanayii Anonim Ortaklığı’na (TUSAŞ) varıyor. Bundan hemen bir yıl sonra, 21 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a düzenlenen “harekât” sırasında Türk uçakları tarafından yanlışlıkla bombalanan ve 54 mürettebatın öldüğü Kocatepe Gemisi batırılıyor. İşin trajik kısmı, pilotlar telsizden Türkçe anonsu duyuyor, bayrakları görüyor, Ankara’daki hava üssüyle bağlantı kuruyorlar ve durum, Harekât Başkanlığı’na iletiliyor. Fakat Harekât Başkanlığı, bunun bir “Rum oyunu” olduğundan hiç şüphe duymuyor ve gemileri batırma emrini veriyor. Yani devlet bir yandan kendi sanayisini kurarken öte yandan “iç ve dış düşman”a duyulan milli hislerin (korku, güvenlik, güç arzusu vs.) ölümcüllüğü dönüp dolaşıp yine kendini vuruyor.

1984’te de şu meşhur Türk yapımı F16 savaş uçaklarını üreten TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TAİ) kuruluyor. Bu Türk-ABD ortak yatırımı, 2005 yılında tamamı Türkiyeli hissedarlarca alınıyor ve TUSAŞ ile birleşerek TUSAŞ’a, yani Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş.’ye dönüşüyor. 28 Aralık 2011 gecesi, yeni yıl kutlamalarının arifesinde, 2007’de TSK envanterine girmiş ve o tarihten itibaren kullanılan “gözcü İHA”larının “hareket halinde bir grup” görmesi üzerine Şırnak’ın Roboski köyünde 34 insanı öldürenler işte bu F16’lardı. Daha sonra ise dönemin başbakanı Erdoğan, AKP Kadın Kolları 3. Olağan Kongresi’nde “Her kürtaj bir Uludere‘dir” özlü sözünü sarf edecekti.

Bugün gelinen noktayı anlamak için ise Foti Benlisoy’un Jingo Jingo füzeler makalesi (2020) iyi bir uğrak… Makalede, Türkiye’nin insansız hava aracı (İHA) ve silahlı insansız hava aracı (SİHA) üretiminde ve bunların askerî harekâtlarda kullanımında oldukça mesafe katetmiş olduğundan bahsediliyor. “Bahar Kalkanı” olarak adlandırılan ve İdlib’de yürütülen askeri operasyonlar sırasında TSK’ya bağlı SİHA’ların, Suriye ordusuna ait çok sayıda “hedefi” vurması sonucunda yabancı basında “Türkiye ordusu bir drone süper gücü mü oluyor?” başlıklı yazılar yer almış. Ardından gelen “Türk drone’ları pençelerini gösterdi” ya da “Türkiye 21. yüzyılın yeni savaş mantığını ortaya koydu” başlıklı haberlerde de “milliyetçi bir böbürlenmenin zuhur etmesi elbette kimseyi şaşırtmıyor. Ne de olsa bu ulusal duygunun cumhuriyet modernleşmesinin kuruluşuna kadar giden bir tarihi var. Söz konusu makalede bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın öncüsü olduğu silahlı drone üretiminden, askerî harekâtlarda gayet yoğun biçimde kullanılmasının SİHA’ları neredeyse milliyetçi bir simgeye dönüştürmüş olduğundan ve milliyetçi bir külte dönüşmesi sebebiyle bunlarla yürütülen askeri operasyonlardaki sivil kayıpların sorgulanmasının önlediğinden bahsediliyor. Şu bilgi sahiden acayip: “Erdoğan İnsansız Uçak Sistemleri Üs Komutanlığı’na ziyaretinde TB2 model bir SİHA’ya imzasını atıyor, Selçuk Bayraktar ise Barış Pınarı Harekâtı’ndan önce SİHA’ların uçuş bilgisayarının içine gömülü yazılımda Enfal Suresi’nin 17. ayetinin yer aldığını duyuruyor.”25

Son olarak bu milliyetçi damarın nasıl da kabartıldığının bir başka örneğini 15 Temmuz’daki tuhaflıkta gördük. Cumhuriyet tarihinde ilk kez TBMM’ye yine şu F16 uçaklarıyla saldırıldı. Bu kez dönemin cumhurbaşkanı olan Erdoğan “Başkomutan” olarak davet edildiği sahneden şöyle seslenecekti:

Sözlerimin hemen başında, 15 Temmuz gecesi sokaklara, meydanlara inerek havalimanlarını doldurarak, namluların, tankların, helikopterlerin, uçakların karşısına dikilme cesareti gösteren tüm kardeşlerime bir kez daha şükranlarımı sunuyorum. … O gece adeta ölümü öldürerek sokakları, meydanı dolduran milyonlarca vatandaşımız içinden şehitlik ve gazilik şerefine nail olanlar, isimlerini tarihe altın harflerle yazdırdılar. … Kardeşlerim, bu millet başka bir millet. Gerçekten Türk milleti bin yıl önce Malazgirt’te hangi inançla Anadolu’nun kapılarını açmışsa, 15 Temmuz’da da aynı hissiyatla darbecilerin karşısına dikilmiştir (akt. Tokdoğan, 2018: 229, 244-245).

Ulusça kalkınma söylemi, milliyetçilik hamasetinin koynundaki eril iktidarın “en büyüklük” iddiası ve performanslarıyla daha epeyce devam edecek anlaşılan. AKP iktidarı döneminde yükselen gökdelenler, devasa ve çok sayıda adliye binaları, askeri silah teknolojileri, hep bu fallik iddianın tezahürleri… Elbette Türkiye tarihinin “en büyük yatırımı” olduğu söylenen ve resmi açılışı 29 Ekim 2018’de yapılan İstanbul Havalimanı meselesi de işte bu fallik tezahürlerden… Yapımı sürecinde insanlık dışı çalışma koşullarını ve işçi cinayetlerini gündeme getiren havalimanı işçileri günlerce protestolarına devam etmişlerdi. “Zafer Anıtı” denilen bu devasa inşaatın, kuşların göç yolları üzerine kurulması ile ilgili haberler ve tartışmalar da ayrıca endişe vericiydi.

Görünen o ki “istikbal göklerdedir” devri ağır insan hakkı ihlalleriyle, ekolojik dengeyi altüst ederek ve tüm etik açmazlarıyla sürecek.

Sonsöz

Hatırlarsınız, iki kutuplu dünyanın geriliminden sonra “İkiz Kuleler”in iki uçakla yıkımını dünyanın öbür ucundan canlı canlı televizyon ekranlarında izlerken, can havliyle kendilerini kuleden atan insanları tekrar tekrar yakın plan gösteren Show Haber’deki Reha Muhtar haberine kilitlenmiş, uçağı bir intihar eylemi aracı olarak düşünebilmiş aklın uluslararası korkuyu nasıl da kışkırttığına bakakalmıştık. 2010’larla beraber ise insansız hava araçlarıyla yapılan saldırılara ve saldırıya uğrayan insanların çaresizliklerine bakakalıyoruz.

11 Eylül’de İkiz Kuleler’e uçaklarla saldırıyı naklen izlemeden önce, savaşı televizyon ekranlarından naklen izleme tecrübemiz ise 1990’ların başına kadar gidiyor. Amerikan uçaklarının hava saldırılarını iliştirilmiş gazeteciler tarafından, lüks otellerin güvenli çatılarından yaptıkları canlı yayınlarda izlerken, bir yandan da iletişim etiği bakımından mesele enine boyuna tartışılmıştı. Bugün gelinen noktada, drone’lar gibi askeri teknolojide kullanılan havadan saldırı ve gözetim araçlarının savaşı insansızlaştırarak, fail ile kurban arasındaki her türlü teması ortadan kaldırması, dijital oyunlarda yeniden üretilen bir savaş ve öldürme fantezisinin temel noktalarından biri.

Bakalım daha neler göreceğiz…

KAYNAKÇA

28 Aralık 2011’de Roboski’de neler yaşandı? (2017, Aralık 28). BBC Türkçe. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681

Ahmet, N. (1938, Ağustos 1). Dersimli Kız. Kurun. http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/kurun/kurun_1938/kurun_1938_agustos_/kurun_1938_agustos_1_.pdf

Akalın, Ş. H. (2002). Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu. https://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20DILI/5.php

Arabacı, A. O. (Ed.) (2019, Ağustos 13). İstanbul Havalimanı iddiaları II: Kuşların göç yolları üzerinde mi yer alıyor? teyit.org. https://teyit.org/istanbul-havalimani-iddialari-ii-kuslarin-goc-yollari-uzerinde-mi-yer-aliyor

Atay, F. R. (1935, Haziran 9). Havacılık Hızı. Ulus. http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1935/ulus_1935_haziran_/ulus_1935_haziran_9_.pdf

Aygün, H. (2010). Dersim 1938 ve Zorunlu İskan. İstanbul: Dipnot.

Başbakan “Her Kürtaj Bir Uludere’dir” Dedi. (2012, Mayıs 26). Bianet. https://bianet.org/kadin/toplumsal-cinsiyet/138644-basbakan-her-kurtaj-bir-uluderedir-dedi

Benlisoy, F. (2020). Jingo jingo füzeler. Bir Artı Bir Express. https://birartibir.org/jingo-jingo-fuzeler/

Birkan, T. (2019). Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri 1930-1960. İstanbul: Metis.

Bulut, F. (2005). Dersim Raporları. İstanbul: Evrensel.

Cumhuriyet. (1937, Şubat 13). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/cumhuriyet/cumhuriyet_1937/cumhuriyet_1937_subat_/cumhuriyet_1937_subat_13_.pdf

Cumhuriyet. (1937, Şubat 16). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/cumhuriyet//cumhuriyet_1937/cumhuriyet_1937_subat_/cumhuriyet_1937_subat_16_.pdf

Cumhuriyet. (1937, Şubat 17). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/cumhuriyet/cumhuriyet_1937/cumhuriyet_1937_subat_/cumhuriyet_1937_subat_17_.pdf

Cumhuriyet. (1937, Şubat 20). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/cumhuriyet//cumhuriyet_1937/cumhuriyet_1937_subat_/cumhuriyet_1937_subat_20_.pdf

Cumhuriyet. (1937, Şubat 26). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/cumhuriyet/cumhuriyet_1937/cumhuriyet_1937_subat_/cumhuriyet_1937_subat_26_.pdf

Cumhuriyet. (1937, Şubat 19). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/cumhuriyet//cumhuriyet_1937/cumhuriyet_1937_subat_/cumhuriyet_1937_subat_19_.pdf

Dink, H. (2004). Sabiha Hatun’un Sırrı. Agos. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/17528/sabiha-hatunun-sirri

Durmuş, G. (2011, Mayıs 7). Denizlerin idamını iki gün ertelettik. Evrensel. https://www.evrensel.net/haber/5671/denizlerin-idamini-iki-gun-ertelettik

Dye, P. (2021). Ermeni Yaylalarından Eşsiz Hava Fotoğrafları – Doğu Vilayetlerinde Hava Muharebesi – 1916-1917. A. İncidüzen (Çev.). https://www.houshamadyan.org/tur/basliklar/cesitli-bilimsel-makaleler/essiz-hava-fotograflari.html

Everdell, W. R. (2012). İlk Modernler. İstanbul: YKY.

Gökçen, S. (1996). Atatürk’le Bir Ömür. O. Verel (anıları kaleme alan). İstanbul: Altın Kitaplar.

Hürkuş, V. (2000). Bir Tayyarecinin Anıları. İstanbul: YKY.

Kahraman, S. A. (2008). Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi. Y. Dağlı (Haz.). İstanbul: YKY.

Kanık, D. (2018, Kasım 13). İstanbul Havalimanı işçisi: Mecbur olduğumuz için gidiyoruz. Evrensel. https://www.evrensel.net/haber/365871/istanbul-havalimani-iscisi-mecbur-oldugumuz-icin-gidiyoruz

Kaya, A. (2010). Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi. İstanbul: Demos.

Koçak, C. (2006-2007). İki Dünya Savaşı Arasında Türkiye ve Almanya. Salt Galata Çağdaş Türkiye Tarihi Seminerleri.https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/199424

Kurt, Ü. (2018). Antep 1915: Soykırım ve Failler. İstanbul: İletişim.

Osmanlı Tayyare Bölükleri. (t.y.). Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_tayyare_b%C3%B6l%C3%BCkleri

Otto Lilienthal. (t.y.). Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Otto_Lilienthal

Sabiha Gökçenle Görüştük. (1937, Ağustos 21). Tan. http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/tan//tan_1937/tan_1937_agustos_/tan_1937_agustos_21_.pdf

Tan. (1937, Mart 15). http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/tan//tan_1937/tan_1937_mart_/tan_1937_mart_15_.pdf

Tayyare. (t.y.). Nişanyan Sözlük. https://www.nisanyansozluk.com/kelime/tayyare

The Washington Times. (1937, Haziran 18). https://chroniclingamerica.loc.gov/lccn/sn84026749/1937-06-18/ed-1/seq-4/#date1=1930&index=1&rows=20&words=Ataturk+daughter&searchType=basic&sequence=0&state=&date2=1940&proxtext=Ataturk%27s+daughter&y=0&x=0&dateFilterType=yearRange&page=1

THY uçağı Sofya’ya kaçırıldı. (1972, Mayıs 4). Cumhuriyet. https://egazete.cumhuriyet.com.tr/oku/192/1972-05-04/0

Tokdoğan, N. (2018). Yeni Osmanlıcılık: Hınç, Nostalji, Narsisizm. İstanbul: İletişim.

TSK, bombardımanı doğruladı. (2011, Aralık 29). Bianet. https://bianet.org/bianet/insan-haklari/135083-tsk-bombardimani-dogruladi

Tuğrul, S. (2021). Yitik Bellek Yas, Kimlik, Yüzleşme. İstanbul: Dipnot.

Ulutin, H. H. (2016). II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet Döneminde Dersim (1908-1938), (Doktora Tezi). İstanbul: Marmara Üni. Türkiyat Arş. Ens. Türk Tarih ABD Cumhuriyet Tarihi Bilim Dalı.

Wright Kardeşler. (t.y.). Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Wright_Karde%C5%9Fler

Yavuz, İ. (2022). Mustafa Kemal’in Uçakları: Türkiye’nin Uçak İmalat Tarihi (1923-2012). İstanbul: İş Bankası Kültür.

Yeni Adam. (1935, Haziran 20). Salt Araştırma Arşivi. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/13283

Kapak Görseli: Cumhuriyetin ilk yıllarında kullanılan deniz uçaklarından: Akçehisar’a zorunlu inişi sonrası tamir edilirken, 1922. Kaynak: T. C. Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi “Çeşitli törenlerle ilgili fotoğraflar” 1089-1152-1/490-1

DİPNOTLAR
  1. Nişanyan Sözlük, “tayyare” maddesi: https://www.nisanyansozluk.com/kelime/tayyare, erişim tarihi: 29. 10.2022
  2. “Hezarfen Ahmed Çelebi: İlk defa Okmeydanı minberi üzere yıldız rüzgârı şiddetinde kartal kanatlarıyla sekiz, dokuz kere göklere kanat açarak talim etti. Sonra Sultan Murad Han, Sarayburnu’nda Sinanpaşa köşkünde seyr ederken Galata kulesinin en tepesinden Ahmed Çelebi lodos rüzgârıyla uçup Üsküdar’da Doğancılar Meydanı’na düşmüştür. Sonra Murad Han bir kese altın ihsan edip Hezârfen Ahmed Çelebi’yi Cezayir’e sürmüştür. Orada öldü. Murad Han ‘Her ne istese elinden gelir’ diye Ahmed Çelebi’den pek korktuğundan sürmüştür” (Kahraman, 2022: 669).
  3. Bkz. “Otto Lilienthal” maddesi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Otto_Lilienthal, erişim tarihi: 30.10.2022 ve (Hürkuş, 2000;7)
  4. Bkz. “Wright Kardeşler” maddesi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Wright_Karde%C5%9Fler, erişim tarihi: 30.10.2020
  5. “Osmanlı Tayyare Bölükleri” maddesi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_tayyare_b%C3%B6l%C3%BCkleri , 03.11.2022
  6. Hürkuş (2000: 39). Uçaklardan çekilmiş fotoğraflarla bu dönemde doğu illerinde yaşanan savaşın ayrıntılarına ilişkin karşılaştırma için ayrıca bkz.: https://www.houshamadyan.org/tur/basliklar/cesitli-bilimsel-makaleler/essiz-hava-fotograflari.html
  7. Vurgular bana ait (EA).
  8. Almanya’da öğrenim gören Türk öğrencilerin sayısı 1938’de 3500’e yakınmış. Alman subaylarının öğretmenliği, Türk subaylarının Alman ordusunda eğitim görmesi de bu dönemde devam ediyormuş (Koçak, 2007: 7). Hürkuş’un eğitimini tamamlayıp dönmesi II. Dünya Savaşı’nın başlangıcına denk geliyor.
  9. Vurgular bana ait (EA).
  10. Vurgular bana ait (EA).
  11. “Seyit Rıza’nın evi Sabiha Gökçen tarafından bombalandı. Seyit Rıza yaralandı. Fakat kaçmayı başardı. Uçaklardan beyanname atıldı.” Bkz. Ulutin, 2016: 357-358.
  12. Bulut, 2005: 376, ayrıca bkz. Hallı, akt. Aygün, 2010: 158, 159.
  13. “22 Mayıs 1937’den itibaren Kutuderesi ve Sultandağı abluka altına alındı. Uçakların akınları ile mağaralar vurulmaya devam etti. Demanan aşireti bu saldırılarla dağıldı.” Bkz. Ulutin, 2016: 353.
  14. Vurgu bana ait (EA)
  15. https://www.thk.org.tr/kurban_derisi_bagis linkini ziyaret ettiğinizde Türk Hava Kurumu’nun kurban derisi bağışı geleneği ile ilgili kısa bir tarihçeyle ve çağrıyla karşılaşırsınız.
  16. Ulusun kurucu babası olduğunu vurgulamak için özellikle “Atatürk”ü kullanıyorum…
  17. Birkan, 2019: 201. Birkan’ın, bu çalışmasından öyle çok şey öğrendim ki, başucumdan ayırmaz oldum. Bilhassa teşekkür etmek boynumun borcudur ve meraklısına hararetle tavsiye olunur.
  18. Yeni Adam Dergisi, 20 Haziran 1935, sf. 11, Salt Araştırma Arşivinden ulaşılmıştır: https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/13283
  19. Ayrıca, Ulus Gazetesi’nde yalnızca Haziran 1935’te, 1. sayfadan yer alan ilanlardan birkaç örnek için bkz: http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1935/ulus_1935_haziran_/ulus_1935_haziran_20_.pdf)
    http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1935/ulus_1935_haziran_/ulus_1935_haziran_16_.pdf
    http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1935/ulus_1935_haziran_/ulus_1935_haziran_15_.pdf
    http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1935/ulus_1935_haziran_/ulus_1935_haziran_14_.pdf
    http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1935/ulus_1935_haziran_/ulus_1935_haziran_13_.pdf
    http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1935/ulus_1935_haziran_/ulus_1935_haziran_12_.pdf
  20. Cumhuriyet, 1937: 3. http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/cumhuriyet//cumhuriyet_1937/cumhuriyet_1937_subat_/cumhuriyet_1937_subat_20_.pdf aynı tarihli gazetede yine hava kurumu ilanıyla aynı sayfada havacılık köşesi yayımlanıyor.
  21. Köroğlu gazetesi, 13 Eylül 1938’de, Dersim “harekâtı”nda zehirli gaz kullanıldığını yazınca uzun süre kapatılıyor (Birkan, 2019: 83). Ayrıca bkz. Taner Akçam, “Dersim Katliamı’nda zehirli gaz kullanma emri Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’den”, Agos Gazetesi, 31.03.2023, https://www.agos.com.tr/tr/yazi/28409/dersim-katliaminda-zehirli-gaz-kullanma-emri-mustafa-kemal-ve-ismet-inonuden
  22. Meraklısı için Rene Girard’ın Günah Keçisi ve Şiddet ve Kutsal eserleri bu konuda önemli başvuru kaynakları.
  23. Hrant Dink’in 2004’te Agos’ta yayımlanan “Sabiha Hatunun Sırrı” başlıklı yazısını hatırlamadan olmaz.
  24. Uçağı kaçıranlardan Aynullah Akça ile 2011’de yapılan şu röportaj için bkz.: https://www.evrensel.net/haber/5671/denizlerin-idamini-iki-gun-ertelettik
  25. “Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü’minleri kendinden güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz, Allah işitendir, bilendir.”

İLGİLİ NESNELER