YAĞ
AYŞE GÜL YILGÖR

İÇERİK

Tanım

Yağ… Temel gıda maddelerinin en önemlilerinden biri. Tarımsal gıda sanayinin temel unsurlarından. Ekonomik önemi nedeniyle kimi zaman uluslararası sözleşmelerde yer almış. Gıda krizinde sentetik olarak üretimine başlanmış. Kimi zaman kandillerde kullanılmış, aydınlatmış evreni; kimi zaman sabun ham maddesi olmuş, temizlemiş bedenleri, giysileri. Aynı zamanda çevre kirliliğinin en önemli sebepleri arasında yer almış. Yaşam standardının veya yaşam biçiminin göstergelerinden olmuş; ya bolluğu, zenginliği simgelemiş ya da azlığı, yokluğu ve yoksulluğu… Türkülere konu olmuş, çocuk tekerlemelerine girmiş…

Bu çalışmada Türkiye’nin yüz yıllık makro ekonomik tercihlerini, tarım ve sanayi politikasını, yaşam biçimi değişikliklerini, nüfus artışı, kentleşme, gecekondulaşma gibi sosyolojik değişimleri, yağ ve yağ kullanım alışkanlıkları üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.

Temel Gıda Olarak Yağ

Yağ, canlılar için gerekli enerjinin en önemli kaynaklarındandır. İnsanlar günlük kalori ihtiyaçlarının % 20-25’ini yağlardan sağlar. Bu ihtiyaç, hayvansal ve bitkisel kaynaklardan karşılanır. Hayvansal yağlar, balıklardan veya koyun, sığır, dana gibi hayvanların kuyruklarından, sütlerinden elde edilir. Bitkisel yağlar ise ayçiçeği, susam, pamuk tohumu, yer fıstığı gibi yağlı tohumlardan ve zeytin, badem, fındık, hindistan cevizi gibi yağlı meyvelerden elde edilir.

Dünyanın bilinen ilk bitkisel yağı, zeytinyağıdır ve Yunan medeniyetinden beri Akdeniz’de kullanılmıştır. Amerika’da ise ayçiçeği ve mısır yağı yaygındır. Çinliler, soya fasulyesi yağını tercih ederken; Afrika’da hindistan cevizi yağı ve palmiye ağacı yağı yaygın olarak kullanılmıştır.

Zeytin, asırlardır yaşamın sürekliliğinin ve barışın simgesi olmuştur. Acı zeytin tanesinin, önce tadını almış zeytine, sonra da sağlık ve lezzet kaynağı zeytinyağına, zeytinyağının da yemeğe, sabuna dönüştürülmesi, doğa ile insanın yardımlaşmasının en güzel örneklerinden biri değil mi?

Hayvansal yağların en yaygın olarak kullanılan türü olan tereyağı ise göçebelikle ve hayvancılıkla ilişkilendirilebilir. Coğrafi olarak da Mezopotamya, Moğolistan ve Mısır ile… Tereyağı, Avrupa’ya Ortaçağ’da Vikingler tarafından getirilmiştir (Belge, 2018: 204). Avrupa’nın yerleşik halkları, göçebeleri ilkel, barbar buldukları için onlarla özdeşleşen tereyağını da aşağılamış ve kullanımını sınırlı tutmuşlardır. Kilise de tereyağına karşı olduğu için oruç dönemlerinde, hayvansal besin olan tereyağı kullanımı yasaktı. Ancak kral ve aristokratlar tereyağı kullanım ruhsatı satın alabiliyorlardı. Martin Luther, 1520’de yazdığı bir risalede, “Tereyağı yemenin yalancılık ve iffetsizlikten daha büyük bir günah olduğunu söyleyip sonra tereyağı yeme ruhsatı satıyorlar ve dini oyuncak ediyorlar,” demişti (Doğal Yaşam Rehberi, 2011). Burada, kazanç ve kâr söz konusu olunca, dinin araçsallaştırılmasının ve bunun, din ve devlet otoriteleri tarafından yapılmasının, ülkeden ülkeye ve dönemlere göre değişmeden yüzyıllardır devam ettiğini gösteren bir örnek ile karşı karşıyayız. Avrupa’da bunlar olurken Asya’da süt ürünleri ve tereyağı yaygın olarak kullanılıyordu.

Bir Eli Yağda Bir Eli Balda

İnsanların ne zaman, hangi yağı kullandığı, yağ kullanım alışkanlıklarının değişimi, içinde bulunulan dönemin iktisadi, politik ve sosyal koşullarıyla; üretim ve bölüşüm ilişkileriyle büyük bir paralellik gösteriyor. Türkiye örneği için kısa bir zaman gezintisi yapalım.

Osmanlı döneminde tereyağı, kuyruk yağı ve iç yağı yaygın olarak kullanılıyor ve yemeklerde kullanılan yağ miktarı, zenginliğin ölçüsü kabul ediliyordu. Zeytinyağı, genellikle gayrimüslimler tarafından tercih ediliyordu. Değersiz bulunan, bu nedenle de beslenmede çok az kullanılan zeytinyağı, kandillere konularak aydınlatmada kullanılıyordu. Türklerin zeytinyağını benimsemesi zaman aldı; ama, bugün geniş bir kullanım alanına ulaştı. Zeytinyağı ilk olarak saray ve konak mutfaklarına girdi, daha sonra halkın sofrasında da yer almaya başladı (Karabiba ve diğ., 2016: 101).

Cumhuriyetin ilk yıllarında, yemeklik yağ olarak evlerde yapılan tereyağı, kuyruk yağı gibi yağlar kullanılırdı. Bu alışkanlık, dönemin üretim yapısı ve ekonomik koşullarıyla paralellik taşıyordu. Ekonomik güçlenmeyi sağlamak üzere yerli üretimin geliştirilmesinin ve devlet tarafından desteklenecek üretici bir sınıfın yaratılmasının hedeflendiği, tarım ve hayvancılığın genellikle geçimlik düzeyde ve emek yoğun olarak yapıldığı, tarım ve hayvancılık alanındaki üretim artışının, artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamaya yettiği yıllardı, bu yıllar. Ülke de aileler de kendi yağı ile kavrulmaya çalışıyordu.

1950’lerden sonra yemeklik yağ kullanımı konusunda önemli değişimler görüldü: Zeytinyağı ve tereyağı kullanımı azaldı. Günlük yaşamda zeytinyağı yerine iki ayrı ürün görülmeye başladı: Bunlardan biri, margarin; diğeri ise pamuk yağıydı.

Cemal Nadir’in çizimiyle “Halis Bursa Tereyağı!”, 1932. Kaynak: Akşam no. 4773 (22.01.1932), s. 1

Vita/Sana

II. Dünya Savaşı’nı izleyen 1946-1960 döneminde ekonomik, politik ve sosyolojik olarak önemli değişimler yaşanmıştır. Bu dönemde devletçi politikalar yerini liberal politikalara bıraktı. ABD’den gelen yardımlar ve açılan kredilerin de desteğiyle tarıma önem verilmiş, tarımsal destek politikaları uygulanmış, tarımsal makinelerin, özellikle de traktörlerin sayısı artmıştır. Buna bağlı olarak işlenen tarımsal alanlar genişlemiş, geçimlik tarımsal üretim, pazar için üretime dönüşmüştür. Tarımda makineleşme, bu alandaki istihdamı azaltmış ve sanayileşme girişimleri belirli bölgelerdeki iş gücü ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Kırdan kente göç, artan nüfus ve değişen kültürel ortam, tüketim alışkanlıklarını da değiştirmiştir (Kepenek & Yentürk, 2001: 105-109).

1950’lerin başında en önemli ihracat malı olan tarım ürünlerine, 1953’ten sonra dış ülkelerden talep azalmış, bu durum dış ticarete dengesizlik ve açık; iç piyasaya ise fiyat artışları olarak yansımıştı. Yusuf Ziya Ortaç dönemin görünümünü siyasal mizah dergisi Akbaba’da şöyle ifade etmişti:

İşte efendim, o kutlu ve mutlu günden beri yurdumuz ve yurttaşlarımız eşi, emsali görülmemiş bir bolluk içindedir! Vitrinler dolusu, dükkanlar dolusu avizeler!.. Aman yarabbi bu ne avize saltanatıdır?.. Türkiye 14 Mayıs zenginlerinin köşkleriyle, yalılariyle, apartımanlariyle baştanbaşa donansa bu kadar avizeyi asacak tavan bulunmaz. Çamaşır makinası, çamaşır makinası, çamaşır makinası!.. Yıkayan mı istersiniz, çitileyen mi istersiniz, sıkıp kurutan, ütüleyip devşiren mi! Cins cins, boy boy, çeşit çeşit… Süpürge, süpürge, süpürge… Vitrinlere sıska bacaklı hamarat hizmetçiler gibi kurulmuşlar. Bir ucundan prize taktın mı? kekâ. Traktörlerle çiftlik sürer gibi dolaş dur odaları! İşte sevgili okurlarım Bakanlarımızın her toplulukta, her seyahatte, her törende tekrarladıkları bolluk ve refah devri aziz yurdumuzda sahiden açılmıştır. Haaa, diyeceksiniz ki, ya para darlığı, ya kazanç darlığı, ya geçim darlığı?.. E, insaf edin baylar, bu kadar bollukta birazcık da darlık olmuş çok mu (akt. Saygılı & Konar, 2021: 606).

ABD’den gelen yardım ve krediler, Türkiye’nin kapitalist ekonomiye eklemlenme tercihiydi ve bu tercihin, sosyo-kültürel değişimleri de beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. Radyonun her eve girdiği, giyim tarzının Amerikanvari bir değişim gösterdiği, güzellik yarışmalarının düzenlenmeye başlandığı bir kültürel ortamda, yeme içme alışkanlıklarının değişimi kaçınılmazdı. Yusuf Ziya Ortaç, bu değişimi şöyle tasvir etmişti:

Aman Yarabbi, bir, o başında maydanoz zümrüt tacı ile kayık tabağa yaslanmış levrek balığını düşününüz, bir de şu, arasında incecik kaşar peyniri dilimi, hasta derisi gibi sarkan sandviçi… Bir üzeri altın kırmızısı bağlamış baklava tepsisini hayal ediniz, bir de şu, sıhhatsiz yüz kadar soluk sütlaçları muhallebileri… Artık günde iki öğün yemeğimiz pırıl pırıl kalaylı tencerelerde pişip, gümüş sahanlarda değil, incecik kâğıtlara sarılmış iki lokma halinde geliyor (akt. Saygılı & Konar, 2021: 618).

Tereyağı ve zeytinyağını ikame edecek yeni bir ürün arayışına, bu koşullarda gidildi. Bitkisel yağ üretiminde kullanılabilecek ham madde hazırdı. Kentleşme, satın alma gücündeki azalmalar ve değişen tüketim alışkanlıkları, yeni ve geniş bir potansiyel pazarın varlığını gösteriyordu.

1952 yılında, Hollanda-İngiltere ortaklığı olan Unilever, İstanbul Bakırköy’de bir margarin fabrikası kurdu. Dünyanın pek çok ülkesi, tereyağı üretiminin yetersizliği ve halkın tümünün tereyağı almak için yeterli gelire sahip olmaması nedeniyle 19. yüzyılın ortalarında margarin ile tanışmıştı. Ama Türkiye için bilinmeyen, tanınmayan bir üründü bu ve sektörün önemli üreticilerinden biri, margarine önemli bir yatırım yapmayı düşünüyordu. Öncelikle, ülkede bu kararın alınmasına dayanak oluşturan koşulların varolup olmadığı araştırıldı. Talat Halman –sonrasında hem profesör doktor unvanını alacak hem de Türkiye’nin ilk kültür bakanı olacaktı– liseyi bitirdiği yıl, Columbia Üniversitesi’ne gidebilmek için gerekli parayı kazanmak amacıyla bu yatırımın fizibilite sürecinde yer aldı ve o dönemi şöyle anlattı:

51’in Kasım’ında Tahtakale’de eski bir binanın birinci katına iş görüşmesine gittim. İngilizce olarak bana uzun uzun sorular sordular. Onlar da bana işi anlattılar ve Lever biraderler hakkında bilgi verdiler. Yeni çıkaracakları margarinin halk tarafından kabul görüp-görmeyeceğini anket ile tespit etmek istediklerini söylediler (akt. Mola, 2016).

Yapılan anketlerde yaygın olarak kullanılan yağlar, sade yağ, zeytinyağı ve tereyağı olarak belirtilse de halka yemeklik ve kahvaltılık iki yeni yağdan söz edildi. Bu iki yağ daha sonra Sana ve Vita adını aldı. Sana, Latince sağlık; Vita da yaşam anlamına geliyordu.

Vita yemeklik yağ olarak kullanılırken, teneke kutusu pek çok evin bahçesini, balkonunu, çoğunlukla vazo olarak, süsleyen bir aksesuar olarak da kullanıldı. Yıllarca sardunyalar, fesleğenler, akşam sefaları ekildi içine…

Sana reklamlarından, 1972. Kaynak: Hayat Mecmuası no. 22 (20.06.1972), s. 33
Fesleğen ekilmiş bir Vita teneke kutusu Kaynak: Twittter / @gmzbsrbjk []

Zeytinyağlı Yiyemem Aman / Basma da Fistan Giyemem Aman

Lübnanlı ressam Mustafa Faruk’un 1953 tarihli Zeytin Hasadı tablosunun reprodüksiyonu Kaynak: Twitter / @@MFarroukhMuseum []

Türkiye’de 1960’a yaklaşırken zeytin ve zeytinyağı üretiminde önemli bir düşüş görülmeye başlandı. Zeytin üretimi 1937 yılında, 386.000 ton iken; 1946’da 177.000 tona, zeytinyağı üretimi 1937-1941 döneminde yıllık ortalama 50.000 tondan, 1942-1946 döneminde yıllık ortalama 30.000 tona düştü (Türk Parlamento Tarihi).

12 Mart 1956 yılında imzalanan “Zirai Emtia Antlaşması” ile Türkiye, ABD’den pamuk yağı ithal etmeye başladı. Bu anlaşmanın gerekçe kısmında, “1955-1956 yılı kampanyasında zeytin istihsalinin memleketin ihtiyaçlarına kafi gelmeyeceğinin anlaşılmış olması üzerine, rafine edilmek üzere kafi miktarda pamuk yapının en münasip şartlar dahilinde temini için teşebbüste bulunulmuştur” ifadesi yer aldı (Ağır, 2021: 81).

Bu iki gelişmenin, Türkiye’nin 1948 yılında Marshall Planı kapsamına alınmasıyla ilişkili olduğunu ileri süren görüşler var. II. Dünya Savaşı’ndan büyük zarar gören Avrupa’nın yeniden inşası hedefleniyordu. Türkiye’nin bu sürece, tarım ve madencilik alanlarında destek vererek katılması planlanmıştı. Türkiye’nin tarımsal üretimi artırılmalı ve pazara açılmalıydı. Tarımda makineleşmeyle birlikte çok sayıda traktör Marshall Planı çerçevesinde verilen hibe ve kredilerle ABD’den sağlandı. Bu gelişmeler, bir yandan tarımsal üretim miktarını artırırken; diğer yandan Türkiye’nin tarım ve sanayileşme politikalarını ABD’ye bağımlı hale getirdi. Önemli bir mısır üreticisi olan ABD, stoklarını tüketebilmek için Türkiye’nin mısır özü yağı ithal etmesini şart koştu. Halkın zeytinyağı ve tereyağı alışkanlığının değişmesi için zeytinyağının sağlığa zararlı olduğu şeklinde dezenformasyon yapıldı ve çeşitli halkla ilişkiler faaliyetleri yürütüldü. 1954 yılında Muzaffer Sarısözen tarafından derlenen bir türkünün de bu faaliyetlerin bir parçası olduğu söylenmektedir (THM repertuar numarası 1133):

Zeytinyağlı yiyemem aman
Basma da fistan giyemem aman
Senin gibi cahile
Ben efendim diyemem aman
Kaldım duman içi dağlarda
Sevgili yârim nerelerde?
Asmadan üzüm aldım
Sandıkla çeyiz sardım
Verin benim yârimi
Annemden izin aldım
Kaldım duman içi dağlarda
Sevgili yârim nerelerde?

Bu türkünün, Marshall Planı ile bir ilgisinin olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor; ancak, Marshall Planı kapsamında gelen yardımların bir yaşam biçimi ithali olduğunun o kadar çok kanıtı var ki… Bu kültür, bize doğallığa karşı sentetik olanı, uzun ömürlülüğe karşı çabucak tüketip atmayı önermektedir. Yıllar içinde benimsenmiş ve ne yazık ki hâlâ etkisini sürdürmektedir.

Gaz Tenekesiyle Su Kuyrukları, Bir Başbuğun Buyrukları

İki darbe arasına denk gelen 1970’li yıllar, Türkiye’de ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkların hüküm sürdüğü bir dönemdir. Yapısal ekonomik sorunlara ek olarak, petrol fiyatlarının artışı, Kıbrıs Harekâtı’nın ülke ekonomisine getirdiği ilave yük, ekonomik ve askeri ambargo, dolar kurundaki hızlı yükselişe bağlı olarak ödenmesi gereken dış borçların Türk lirası karşılığının artması ve işçi dövizlerindeki azalma, o dönemdeki sorunların başlıcalarıydı.

Bu olumsuz koşulların sonuçları, yüksek enflasyon, ihracat potansiyelinde azalma, artan işsizlik, sürekli yapılan zamlar ve dış ödeme güçlükleri olarak yansıdı. Başta tüp gaz ve margarin olmak üzere pek çok temel tüketim malında karaborsa oluştu. 1976 yılında, Cem Karaca’nın Beni Siz Delirttiniz isimli şarkısı, dönemin ekonomik, sosyal ve politik iklimini ironik bir dille anlattı.

Beni siz delirttiniz
Evet, evet, siz
Kırmızı ışıkta geçen şoförler ve “boşver”li türküler
Sahil yolundaki kazalar, denize düşen şu uçak
Beyaz camda hayvanlar ve reklamlar
Yeşilçam’da baldır bacak

Beni siz delirttiniz
Evet, evet siz delirttiniz beni
Uçaklar, rüşvetler ve mobilyalar ve ahlak üstüne nutuklar
Günden güne ufalan ekmekler, pasta yesin efendiler
Ama gaz tenekesiyle su kuyrukları
Ve bir başbuğun buyrukları, başbuğun buyrukları

Beni siz delirttiniz
Evet, evet siz delirttiniz beni
Hiç kuşkum yok bundan eminim
Darılmaca yok ben bir deliyim ama beni siz delirttiniz
Gelin siz de katılın siz de bize, bizde herkese yer var
Dostlarım hep Napolyon hepsi Sezar
Bol miktarda Hitler de çıkar…

Bir zamanlar zenginliğin sembolü olan yağ, bu dönemde yoksulluğun, krizin sembolüne dönüştü, bu dönemdeki yokluklar ve kuyruklar, yıllarca planlı kalkınmaya ve kamu mülkiyetine karşı “kuvvetli” bir argüman olarak kullanıldı.

Tarımsal Sanayi Girdisi Olarak Yağlı Tohumlar-Neoliberal Politikaların Etkisi

Sanayileşmiş yağ kullanımının 1970’li yıllardan itibaren giderek artması ile yağ sektörü büyümeye başladı. Ancak sektörde ana girdiyi oluşturan ham maddeler, ihtiyacı karşılayamadı ve önemli bir ithalat kalemi oluşturdu. Bu gelişmeler, kuşkusuz, izlenen tarım politikaları ile yakından ilişkiliydi.

Türkiye’de tarıma verilen destekler, 1980’li yıllara kadar vergi iadesi (özellikle mazotta), taban fiyat belirlemeleri, girdi, ürün ve kredi desteği şeklinde sürdürülmüştü. Türkiye’de neoliberal politikaların uygulanmasıyla tarımsal üretimde önemli değişiklikler yaşanmaya başlandı. Tarıma verilen devlet destekleri azaltıldı ve üretimde piyasa koşullarının belirleyici olacağı politikalar benimsendi. Dış ticaret korumaları azaltıldı, girdi sübvansiyonları kaldırıldı, destekleme fiyatı uygulamasına son verildi. Toprak Mahsulleri Ofisi, Zirai Donatım Kurulu, Tarım Kooperatifleri Birlikleri gibi tarım piyasalarını düzenleyen kurumların etkinliği azaltıldı ve tohum üretimindeki devlet tekeli kaldırıldı (Ari, 2006: 63-64). 1983 yılında tohum fiyatları, 1984 yılında ise tohum ithalatı serbest bırakıldı.

Bu koşullar altında geçimlik düzeyde üretim yapan çiftçiler üretimi sürdüremediğinden, geçimlerini sanayi işçiliğinden elde etmeyi hedeflediler ve böylece kentlere göç hızlandı, tarımsal üretimde kullanılan girdiler ve tarımsal ürünler ithal edilmeye başlandı. Mısır, pamuk gibi ürünlerin, tohum, gübre, ilaç gibi girdilerin ithalatı küçük ölçekli tarımı tamamen yok ederken; endüstrileşen tarımın ithalata bağlılık oranını artırdı. Türkiye tarımda net ihracatçı konumda iken net ithalatçı konumuna geçti (Ziraat Mühendisleri Odası, 2015). Bu durum günümüzde de devam etmektedir.

İthal ürünlerin başında pamuk, pirinç, mısır ve yağlı tohumlar gelmektedir. Yağlı tohumların başlıcaları soya fasulyesi, ayçiçeği, kanola, pamuk çiğidi, palm(iye) çekirdeği, yer fıstığı ve susamdır. Türkiye bitkisel yağ sanayinde %75 oranında ham madde, ara mal (ham yağ) ve nihai mal ithal etmektedir. Yağlı tohum ithalatının maliyeti 2021 yılında 5 milyar dolara ulaşmıştır.

İklim krizi, pandemi koşulları ve son olarak da Rusya-Ukrayna savaşı tarımsal üretimin, yaşamın devamlılığı açısından stratejik önemini ve ekonomik faaliyetler içindeki payını bir kez daha ortaya koydu. Bu durumda yağlı tohum üretiminin planlı ve sürekli olarak desteklenmesi, ürün yelpazesinin çeşitlendirilmesi, ham madde ve mamul ürün ithalatına son verilmesi tek akılcı çözüm olarak görülmektedir. Ancak yağlı tohum ithalatına uygulanan gümrük vergisi oranlarının kimi zaman düşürülmesi, kimi zaman da sıfırlanması, üretici ile ithalatçı arasında haksız rekabete yol açmış ve ithalatı kolaylaştırarak onu teşvik eden bir araca dönüşmüştür.

Bir Kez Daha Kuyruklar

1980 öncesi yaşanan yokluklar ve kuyruklar esas olarak, devletin düzenleyici-denetleyici rol üstlendiği ekonomi politikalarıyla ve planlı kalkınma modeli ile ilişkilendirildi. 1980 askeri darbesi toplumsal, yasal ve politik ortam kadar ekonomik koşulları da değiştirdi ve tüm dünyayı etki altına alan neoliberal politikaların, Türkiye’de de uygulanması için gereken koşulları olgunlaştırdı. Bu çerçevede mal, para ve sermaye hareketleri serbestleştirildi, Türkiye dış piyasalara açıldı, devletin küçültülmesi söylemiyle devletin ekonomideki rolü ortadan kaldırıldı ve piyasa, “doğal” bir düzenleme mekanizması olarak kabul edildi. Kamu işletmeleri ve kamu kuruluşları özelleştirme adı altında özel sektöre aktarıldı, temel insan hakları arasında yer alan ve kamu tarafından sunulan eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetleri piyasalaştırıldı ve parasal karşılığı ödendiğinde elde edilebilen metalara dönüştürüldü. Tüm bu uygulamalar, kaynakların etkin bir şekilde kullanımını ve gelir dağılımında adaleti sağlayamadı, ekonomiyi istikrara kavuşturamadı; aksine, sınıflar arasındaki uçurumu derinleştirdi, işsizliği ve yoksulluğu süreklileştirdi. Çeşitli mal veya hizmetler için yine uzun kuyruklar görüldü.

İbrahim Özdabak’ın çizimiyle yağ kuyrukları. Kaynak: © İbrahim Özdabak, 2019 []
Patates karşılama töreninden bir kare, 2021. Kaynak: Latif Sansür, “Patates Dağıtımı Şova Dönüştürüldü, Sosyal Medyada Tepki Yağdı.” Sözcü [Çevrimiçi Edisyon] (14.04.2021) []

Uygulanan yanlış tarım politikalarının sonucu olarak, 2018-2019 yıllarında patates ve soğan yokluğu yaşandı. Vatandaş patates ve soğana ulaşabilmek için uzun kuyruklar oluştururken; AKP’li yetkililer, patates dağıtılan kamyonların önünde kurulan mikrofonlarda nutuk atmaktan, fotoğraf çektirmekten utanmadı.

Yoksulluk tüm kentlerde, yaz kış demeden uzun ekmek kuyruklarına yol açtı ve açmaya devam ediyor.

2022 yılında enerji ve tarımsal girdi fiyatlarındaki artış ve ham yağ ithalatının önemli bir kısmının yapıldığı Rusya-Ukrayna arasındaki savaş, ayçiçek yağında büyük bir darboğaz yarattı. Ham ayçiçek yağının ton fiyatı yükseldi, yeterli ithalat yapılamadı. Bu aksaklıklardan dolayı arz sıkıntısı yaşandı. Marketlerin uyguladığı satış sınırlamaları ve artan yağ fiyatları yoksullukla birleşince, bu sefer de yağ kuyrukları oluştu.

Sosyal medyada dolaşıma giren ucuz yağa hücum görüntülerinden, 2022. Kaynak: BİA haber Merkezi, “Emniyet ‘Yağ Fiyatları’ Paylaşımları Hakkında İşlem Başlattı,” Bianet (06.03.2022) []

Karayollarına dayalı ulaşım politikasının, plansız ekonominin ve döviz piyasasındaki istikrarsızlıkların sonucunda benzin ve motorin fiyatlarındaki neredeyse günlük artışlar, benzin istasyonlarının önünde araç kuyruklarına yol açtı.

Cumhuriyetin yüzyılı boyunca, neredeyse her dönem yokluklar ve kuyrukların olduğu görülüyor. Bunlar, kimi zaman ülkenin dış çevre koşullarının (savaş vb.), kimi zaman yanlış ekonomi politikalarının (tarım ve döviz politikaları, gelir dağılımında adaleti öncelemeyen politikalar) bir sonucu olarak görülse de esas olarak kapitalizmin doğasından kaynaklanıyor ve çözümü de, yapısal değişim ve dönüşümleri gerektiriyor.

Yağlı Yemekler Out-Az Yağlı Yemekler In

Yemeklerde lezzetin ön planda olduğu dönemlerde bol bol yağ kullanılırdı. Tereyağı, nane ile yakılıp çorbaların, tencere yemeklerinin üzerine dökülürdü. Pilavın yağının hafifçe sızması gerekirdi. Sebze yemeklerinde zeytinyağı vazgeçilmezdi. Sonraları “bilimsel çalışmalar,” zeytinyağının fazla ısıtılması halinde kanser yapacağını, tereyağının damar sertliğine, kalp krizine yol açtığını duyurdu. Margarinlerinse bu sorunların çözümü için üretildiği belirtildi. Sonra margarinlerin ne kadar sağlıksız olduğu söylenerek tekrar tereyağına ve zeytinyağına dönüş önerildi. Ama hangi tereyağına ve zeytinyağına? Çok sayıda işlemden geçirilmiş, raf ömrü uzatılmak için doğallıktan uzaklaştırılmış, paketlenmiş tereyağına. İçine kolza veya kanola yağı ilave edilmiş, toksik kimyasal ve GDO içeren zeytinyağına (Şık, 2019). Yani bir endüstriyel ürünün yerine bir başka endüstriyel ürün, bir zararlının yerine bir başka zararlı kondu. Bu arada çeşnilendirilmiş, yağ oranı azaltılmış, kalorisi düşürülmüş ürünleri de unutmamak gerek. Böylelikle, ne büyük bir ürün çeşitliliği ve pazar yaratıldığını hepimiz tahmin edebiliriz.

Obezite sorunu, karbonhidratlar ve yağlara bağlandı. Dönemden döneme değişen güzellik anlayışı da insanlara, özellikle de kadınlara, ne yemeleri ve nelerden kaçınmaları, ne kadar ve nasıl spor yapmaları gerektiğini dikte etti.

Bu, sadece yağ kullanımına ilişkin bir sorun değil. İnsanların beslenmesi için gereken ürünlerin neredeyse tamamını, kendilerinin seçme olasılığı tamamen ortadan kalktı. Sağlıklı beslenmenin, fit/güzel olmayı sağlayacak besinlerin neler olduğunu gıda endüstrisi, onların fonladığı araştırmaları yapıp sonuçlarını paylaşan “bilim insanları” belirliyor. Bu konuyu Michael Polland, Mutsuz Yemekler (2017) isimli yazısında şöyle ifade ediyor:

Ne yiyebileceğimiz hakkındaki en basit soruların bu kadar karmaşık hale gelmesi, gıda endüstrisi, bilim ve gazetecilik hakkında çok şey anlatır aslında. Bu üç kurum da hepçil türümüzün en temel sorusuna dair bu kafa karışıklığından fayda sağlar. İnsanların, uzmanların yardımı olmadan ne yiyeceklerine karar vermeleri, ağaçlardan indiklerinden beri hatırı sayılır bir başarıyla zaten yapabildikleri bir işti. Ancak seçimi insanların kendilerinin yapması, gıda şirketleri için zarar, beslenme uzmanları için risk anlamına gelir; gazete editörleri için haber değeri taşımaz. Görünürde bu uzmanların korumaya çalıştığı bizim dışımızda herkes…

Dev beslenme/sağlık/güzellik endüstrisi, tüketim alışkanlıklarını şekillendiriyor, beden politikasını şekillendiriyor. Oluşturulan yaşam ve tüketim tarzı, tercih edilen veya kullanımı reddedilen yiyecekler, kimlik, statü simgesi haline dönüştürülüyor.

Bütün bunların yaşandığı dünyanın büyük bir bölümünde gıdaya erişim adaletsizliği temel insan hakkı ihlaline dönüşüyor. Açlık hüküm sürüyor, çocuklar gıdaya erişemiyor, sınırsız tüketim arzusu doğa talanını iyice vahşileştiriyor. Kapitalizmin eşitsiz bölüşüm yasasının en somut görünümü bir kez daha gözler önüne seriliyor.

Atık Yağlar: Doğanın Düşmanı

Evlerde veya sanayi tipi gıda üretiminde kullanılan yağ atıkları, önemli bir çevre sorununa yol açmaktadır. Atık yağların lavabolara dökülmesi, su ve kanalizasyon sorunlarına, toprağa dökülmesi yer altı sularının kirlenmesine, toprağın yapısının bozulmasına, akarsu ve göllerin yüzeylerinin yağ ile kaplanmasına neden olur, su canlılarının yaşamlarını sürdürebilmelerini tehlikeye sokar. Çöpe dökülen atık yağların, çöp toplama merkezlerindeki yangınların en önemli nedeni olduğu da bilinmektedir.

Atık yağlar, 2021 yılında İstanbul’da yaşanan müsilajın en önemli nedenlerinden biridir. Türkiye’de her yıl 350.000 ton atık yağ oluştuğu düşünüldüğünde, atık yağların nasıl toplanacağı ve nasıl dönüştürüleceği önemli bir sorun yaratmaktadır.

Atık yağlar, Bakanlık tarafından toplama lisansı almış geri kazanma tesislerinde işlenerek biyodizel, sabun ve yemlik yağa dönüştürülebilir. Biyodizel, soya yağı, kanola yağı gibi bitkisel yağlar ile atık bitkisel ve hayvansal yağlardan elde edilir. Karbondioksit ve sera gazı etkisini ve hidrokarbon emisyonunu azaltır, kullanıldığı dizel motorlardan daha az kirletici biçimde atılmasını sağlar. Atık yağlar, hayvan yeminin kalorisini arttırmak ve bağlayıcılığı sağlamak için de kullanılmaktadır.

Kapitalizme özgü bir çelişki daha… Hazır gıda sanayi, çevre kirliliğine yol açıyor. Sonra da ortaya çıkan zararlı atıkları, çevre kirliliğini azaltmakta kullanılacak yakıta dönüştürmek için girdi olarak kullanıyor.

Zeytinliklerin Düşmanı: Rant ve Kâr Dürtüsü

Zeytinlik alanlar ve zeytincilik, taşıdığı ekonomik ve kültürel önem nedeniyle, cumhuriyetin ilk yıllarında, 1927’de çıkarılan “Zeytincilik Kanunu Layihası” ve 1939 yılında yürürlüğe giren “Zeytin Kanunu” ile devlet koruması altına alınmıştır. Bu kanunda, 1995 ve 2008 yıllarında değişiklikler yapılmıştır.

Zeytin Kanunu’nda yapılan değişiklikler, “zeytinlik sahası” tanımının değiştirilerek pek çok zeytinliğin koruma alanı dışına çıkarılması; zeytinlik alanlarda kurulabilecek zeytinyağı fabrikaları ve tarımsal işletmelerin zeytinliklere mesafesi, “kamu yararı” kavramına bu alanlarda dayanarak yatırım yapabilme koşullarının nasıl değiştirilebileceği, “kamu yararı”nın nasıl ve kimler tarafından belirleneceği gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidarda olduğu son 20 yılda yasalarda değişiklik yapmak için 9 girişim yapıldı. Bu girişimlerin tümünde, zeytinlik alanların sanayi, madencilik, otoyol, serbest bölge ve inşaat yatırımlarına uygun hale getirilebilmesi için mevcut yasal kısıtlamaların kaldırılması hedefleniyordu.

Zeytinlik alanların talanı, çoğunlukla yasal düzenlemelerden önce başladı. Kimi zaman da yasal düzenlemelerden sonra yapılan hukuki itirazların sonuçları bile beklenmedi. Sanayi, turizm, madencilik, ulaşım sektörlerinin temsilcilerinin zeytinlikleri yok etme girişimleri, her seferinde yöre insanlarının, çevreye duyarlı kesimlerin, bazı parti ve sendikaların, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının yoğun karşı koyuşları ile karşılaştı.

Akbelen Ormanı’nda LİMAK’ın santrale kömür temini için maden alanını genişletmesine karşı yürütülen protestodan, 2021. Kaynak: Nurşen Çinkaya, “Akbelen’de 105 Ağaç Kesildi: “Geçit Vermeyeceğiz”,” Bianet (09.08.2021) []

Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Yırca Köyü’nde termik santrale karşı, Balıkesir’in Edremit ilçesi Çamlıbel Mahallesi’nde imara açılmaya karşı, Kazdağları Kirazlı Köyü’nde altın aramaya karşı, İzmir Seferihisar Orhanlı Köyü’nde jeotermal enerji santraline karşı ve son olarak da Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de termik santralde kullanılmak için kömür madeni çıkarılmasına karşı, geniş katılımlı ve uzun soluklu direnişler yaşandı, yaşanıyor.

Çadırlar kuruldu ve zeytinliklere sahip çıkıldı, kimi zaman yüzlerce gün sürdü bu sahiplenme.

Kimi zaman el ele, omuz omuza verildi, kamyonların, dozerlerin önüne geçildi, kesimler- sökümler durduruldu.

Kapitalizmin sınırsız kâr ve rant hevesine karşı yaşamı, doğayı ve tüm canlıları savunan, uyum ve barış içinde yaşama mücadelesi… Korkarım bir süre daha sürecek.

Akbelen Ormanı’nda LİMAK’ın santrale kömür temini için maden alanını genişletmesine karşı yürütülen protestodan, 2021. Kaynak: “İkizköylülerin itirazı reddedildi: Akbelen’i koruma zamanı” Birgün [Çevrimiçi Edisyon] (23.12.2022) []

Deyimlerde, Metaforlarda, Oyunlarda Yağ

Binlerce yıldır beslenmenin, geçimin ana kaynaklarından biri olan, doyuran, aydınlatan yağın dilde günlük anlamının dışında geniş bir şekilde kullanılması şaşırtıcı değildir.

Kimi zaman varsıllığı ifade eder, “yağlı bir kapı” bulan kişinin hayatı kurtulur. Esnaf, “yağlı müşteriler”in gelmesini bekler. Kimi insanlar varlıklıdır; ama, görgüsüzdür de, hazmedememiştir varlığı. “Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır,” denir böylelerine. Onca yoksulluk, işsizlik, hastalık varken gereksiz harcamalar yapanlar ise, “yağı bol bulunca çarığına süren çobanlar”a benzetilir. Gösterişi sevmeyen, sade bir yaşamı seçenler vardır, “kendi yağlarında kavrulup giderler.” Kimisi yaptığına bin katarak anlatır, “yağlayarak ballayarak.” Başkasının yaptığını abartan ve işi, dalkavukluğa vardıranlar ise “yağcılar”dır. Ya haklarını savunmaktan korkanlar? Onlar, haksızlığa karşı mücadele etmek yerine “tabanları yağlayıp kaçarlar.” Muhabbeti sevilen, gülümsemesi bol olan kişilerin yüzünde güller açarken; içine kapanık, az konuşan, çekingen kişilerse “don yağı” gibidir.

Çocuklar bir çember oluşturur, yere çömelir. Bir ebe vardır, elinde de kenarı düğümlenmiş bir mendil. Hep bir ağızdan söylerler:

Yağ satarım, bal satarım
Ustam ölmüş ben satarım
Yağ satarım, bal satarım
Ustam ölmüş ben satarım

Ustam öldü kürkü var
Satmam on beş liraya
Yağ satarım, bal satarım
Yağlıca ballıca dayak atarım

Birbirini kandırmaya, kaçmaya, kovalamaya dayanan bir oyun. Ama tüm çocuk oyunları gibi bir arada olmaya, gülmeye, eğlenmeye vesile olur. Büyüdüğümüzde de hepimizin yüzünde bir gülümseme yaratan, çocukluk arkadaşlarımızı anımsatan hoş bir hatıraya dönüşür.

KAYNAKÇA

Ağır, Ö. (2021). İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönemde Türkiye’de Tarıma Amerikan Etkisi. Çankırı Karatekin Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Dergisi, 9(1), 65-89.

Ari, A. (2006). Türkiye’de Tarımın Ekonomideki Yeri ve Güncel Sorunları. Çalışma ve Toplum Ekonomi ve Hukuk Dergisi, 2(9), 61-79.

Atık Yağlar Neden Zararlıdır? (2018). Sıfır Atık. https://sifiratik.co/2018/09/28/atik-yaglar-neden-zararlidir/

Atık Yağların Geri Kazanımı. (t.y.). Çevre Online. www.cevreonline.com/bitkisel-atik-yaglar

Karabina, N., İflazoğlu, H. & Karakuş, M. (2016). Mutfaktaki Kutsal Emanet. Zeytin Bilimi, 6(2), 99-104.

Kepenek, Y. & Yentürk, N. (1983). Türkiye Ekonomisi. İstanbul: Remzi Kitapevi.

Konar, E. & Saygılı, H. (2021). Türkiye’nin 1950’li Yıllarına Mizah Gözlüğüyle Bakmak: Akbaba Dergisi (1952-1960). Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 8(2), 589-626.

Mola, A.O. (2016). Vita Yağının Hikâyesi. https://www.yasamicingida.com/yazarlar/ali-osman-mola/margarinin-turkiyedeki-hikayesi/

Polland, M. (2017). Mutsuz Yemekler. Sivil Sayfalar. https://www.sivilsayfalar.org/2017/02/21/mutsuz-yemekler-1/

Şık, B. (2019, Ekim 14). Tarım Bakanlığı’nın Firma Teşhiri Hiçbir İşe Yaramıyor. Bianet, https://bianet.org/bianet/saglik/214388-tarim-bakanligi-nin-firma-teshiri-hicbir-ise-yaramiyor

Tarımsal Hammaddede Dışa Bağımlılık Sürüyor. (2015). TMMOB, Ziraat Odası. https://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=23457&tipi=38&sube=0

Türk Parlamento Tarihi, TBMM-VIII. Dönem, 1946-1950, II. Cilt.

Kapak Görseli: Photo by Fulvio Ciccolo on Unsplash

İLGİLİ NESNELER