bir nesne bir anı
Sosyal medya hesaplarımıza gelen yorumlardan veya atölye katılımcılarının anlattıklarından derlediğimiz, ‘bir nesne’ ile ilgili çarpıcı bir an’ı, ilginç bir anıyı dile getiren hikayelere yer verdik. Hikayeler Aslı Alpar’ın mahir elinden çizgiye döküldü.
SABA TV

Canel Aysal, uzun yollardan gelen, izlenmesin diye kaput bezine sarılıp mühürlenen bir Saba TV’nin hikâyesini 100 sene 100 nesne ile paylaştı.

“Babam 70’li yıllarda yurtdışına çok gitmiştir. Her dönüşünde bizlere mutlaka ufak tefek bile olsa bir hediye getirirdi. Babamın valizini açmasını heyecanla beklerdik. Ancak Almanya’daki bir turnuvadan dönüşünde yanında saplı taşınabilir bir Saba TV ile geldi. O zaman daha ülkemizde yayın yoktu . Biz çatıya diktiğimiz uzun anten sayesinde Yunan televizyonunu izlemeye başladık. Bu sırada PTT’ye iletişim aleti diye vergi ödememiz gerektiği ortaya çıktı. Babam “Yunanlı kardeşlerim istesin ödeyim. Yayın yok, size neden vergi ödeyeyim?” diyerek itiraz etti. PTT altta kalır mı, TV’mizi cezalandırdı ve izlenmesin diye bir kaput bezine sarıp kırmızı mühürle mühürledi! Salonun başköşesinde yasaklı TV’miz birkaç gün durdu. Sonra bir gün fişe takıp deneyelim dedik galiba, görüntü cam gibi gözüküyor. Biz Türk televizyon yayını başlayana kadar bez arkasından TV izledik ne zaman ki babam vergi ödemenin artık zamanı geldiğine ikna oldu, paramparça olmuş kaput bezi törenle kaldırıldı!”

“Mühimdi şapka. Büyüyüp adam olduğunu, cemiyete karışmaya bir adım daha yaklaştığını hissettirirdi.”

1960’ların ortamektep talebesine mahsus şapkasını İrfan Eroğlu anlattı.

Bir nesnenin varlığı kadar yokluğunun da anlamı olur mu?
Cevap, takipçilerimizden birinin anısında, olmayan çorapta saklı.

“Çorap kadar çorapsızlık da sınıf göstergesi olur mu? Ortaokulda uzak bir köyden yürüyerek gelen arkadaşım var unutamadığım. Din dersi öğretmeni sıra üzerine çıkıp namaz kılmasını istemişti. Uzun çamurlu yollardan gelen sınıf arkadaşım lastik pabuçlarını çıkarınca çıplak ayaklarının kokusu sınıfa yayılmış, öğretmen, ‘abdest alsaydın ayakların böyle kokmazdı’ deyip utandırmıştı. Okula bir daha gelmedi.”

Meral, 17 Ağustos 1999 depremini “cinsiyetlendirilmiş ebeveynlik” rollerinin gölgesinde bir tuvalet kağıdı rulosu ile hatırlıyor.

“17 Ağustos 1999 depreminde küçük bir çocuğun annesiydim. Deprem anında çocuğum uyuyordu. Çok sıcak bir yaz günüydü ama yine de ayağına çorap giydirdim. Deprem bitmiş ve ne olduğunu bilmiyorduk. Çok hızlı bir şekilde yedinci kattan aşağı inmemiz gerekiyordu. Hemen hızlıca banyodan tuvalet kâğıdı rulosu aldım. Muhtemelen bu yaptığım cinsiyetlendirilmiş ebeveynlik durumunun dışavurumuydu. Yıllardır, hâlâ bunun üzerine çokça düşünürüm.”

Güler, 6-7 Eylül 1955’de yaşananların tanığı. O günleri arkadaşı Yuhanna ve kumaş topları ile hatırlıyor.

“O yıllarda Beyoğlu’nda bir tekstil atölyesinde çalışıyordum. En yakın arkadaşım Yuhanna ile birlikte. Yuhanna Rum. Kumaş toplarını alır onunla birlikte keserdik. Sonra 6-7 Eylül oldu. Yuhanna’nın evini basmışlar. Etraf yağmalanmış, sokakta her yana açılmış saçılmış kumaş topları vardı. Sonra Yuhanna ve ailesi Yunanistan’a kaçtı. Bir daha haber alamadım. Kumaş topları bana hep Yuhanna’yı hatırlatır.”

BİR NESNE: EKMEK
Yazar: DEMET BOLAT
“Aç mezarı yoktur,” derler eskiler; aslında vardır da bakmayın. Herkesin en kötü “bi lokma” ekmeğe ulaşacağı, hepimizin bu dünyada yiyecek ekmeği olduğu sanılır.