LAMBA
NURÇİN İLERİ

İÇERİK

Tanım

Yanıcı bir madde yakarak ya da içindeki teller elektrik akımıyla akkor durumuna geçerek ışık veren, aydınlatma amaçlı kullanılan alet. Siyasi iktidarların politik ve finansal gücünü temsil eden görsel şovların olmazsa olmazı, toplumsal adalet arayışının simgesi, gece ve gündüz arasındaki sınırları muğlaklaştıran, çalışma saatlerini uzatan, toplumsal eşitsizlikleri görünür kılan, arada erotik çağrışımları olduğu düşünülen, elektrik faturasını ödemeyen Moda Sahnesi’ni aydınlatamayan nesne.1

Karanlığın Fethi, Işığın Hakimiyeti!

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında elektrik kullanımına Osmanlı coğrafyasında bir takım finansal, altyapısal ve politik nedenlerden ötürü şüpheyle yaklaşıldı. Kandil, petrol ve hava gazı lambalarının kullanıldığı bu dönemde, elektrik kullanımı saray çevresi, konsolosluklar, hastane ve benzeri kamu kurumları ve birkaç ticari merkez ile sınırlı kaldı. İttihat ve Terakki döneminde (1908-1918) ise elektrikli aydınlatmanın bir kamusal hizmet olarak sunulması gerektiği tartışmaları hız kazandı. Ancak peşi sıra gelen savaşların yarattığı koşullar, ekonomik ve sosyal tahribat, temel yaşam ihtiyaçlarının karşılanmasını bile zora sokmuştu. İstanbul’da kent ölçekli bir elektrik fabrikası kurulmuş olmasına rağmen elektrikten faydalananlar toplumun çok küçük bir kesimini oluşturuyordu.2

Uzun süreli savaşların ardından, 1920’lerde cumhuriyet rejimi, yeni bir yönetim zihniyetini de beraberinde getirdi. Teknolojik modernleşme, 1920’lerin başlarında henüz kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ulus-devletin endüstriyel ilerleme ve ulusal kalkınma hedeflerine ulaşabilmesi için başat bir öneme sahipti ve elektrik enerjisi bu dönüşümün katalizörü olarak görüldü. Cumhuriyet rejiminin Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı enerji 30.345 kilovat saatti ve ülke nüfusunun % 94’lük bir kısmı henüz elektriğe kavuşmamıştı; kişi başına düşen elektrik üretimi ise 5 kilovat ile sınırlıydı (Çavdar, 1982: 691).31920’li yılların ikinci yarısından itibaren Anadolu’nun birçok kentine farklı ölçeklerde elektrik santrallerinin kurulması ile bu oran biraz daha yükselmesine rağmen, elektrik üretimi ve tüketiminde öne çıkan kentler İstanbul, Ankara ve İzmir oldu. Günbegün, Anadolu kentlerini sarmalayan elektrik kabloları ve direkleri bir yandan siyasi iktidarın güvenliği sağlayan kapsayıcı güç iddiasını pekiştirirken; bir yandan da ışıklandırılan sokaklar, nüfusun denetimini mümkün kıldı. Sibel Bozdoğan’ın (2002) da iddia ettiği üzere, cumhuriyet bürokratlarının nezdinde Osmanlı siyasi rejimini temsil eden karanlığın fethi, aynı zamanda cehaletin ve âdem-i emniyetin ortadan kaldırılması anlamına gelmekteydi. Elektriği uygarlığın bir öznesi, sınai ilerleme ve ekonomik kalkınmanın katalizörü olarak resmeden siyasi otoriteler, “aydınlanma terimini hem düz hem de metaforik anlamda” benimsemişti (Bozdoğan, 2002: 145-147).

“Durmayalım Düşeriz” Türkiye Cumhuriyeti’nin 10’uncu yılı vesilesiyle İstiklal Caddesi’nde kurulmuş bir tak, 29 Ekim 1933. Kaynak: Twitter @ Seda Özen [] / © Cengiz Kahraman

Cumhuriyetin ilk yıllarında resmi bayramlar ve kutlamalar vesilesiyle düzenlenen törenler, elektrik ışıklarının yoğun bir biçimde kullanıldığı görsel şovlara dönüşmüş ve dönemin yönetici elitinin politik ideolojisinin ve kültürel mesajlarının yaygınlaştırılmasında önemli rol oynamıştı. Fabrikalar, sokaklar, meydanlar, parklar cumhuriyet rejiminin yeni teşhir mekânları olarak Türkiye toplumunda, hayranlık, iyimserlik, ilerleme ve birliktelik ruhunu yaratmayı hedefliyordu (Bozdoğan, 2002: 149; İleri & Değirmencioğlu, 2021).

Yeni Cami aydınlatması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 15. yılı vesilesiyle hazırlanmış sütun. Kaynak: İstanbul Belediye Mecmuası no. 169-170 (Ekim 1938), s. y.

Dini bayram veya resmi kutlama günlerinde cami minareleri arasına kandiller asılarak gerçekleştirilen mahya sanatı da zaman içinde yerini elektrik lambalarına bırakmıştı. Tarih boyunca toplumun ilgisine mazhar olmuş mahyaların genellikle Tanrı’nın veya peygamberin isimlerini hatırlatan veya hadislere referans veren yazılı içeriklerinin yerini, cumhuriyet döneminde politik ve toplumsal içerikli mesajlar aldı. “Yaşasın Bağımsızlık,” “Yetki Milletindir,” “Yaşasın Atatürk,” “Türk Asla Vazgeçmez” gibi mahya yazıları yeni ulus-devletin vatandaşlarında milli bir aidiyet ve birliktelik duygusu uyandırmayı hedefliyordu.

Hiç şüphesiz “karanlığın fethi,” erken cumhuriyet dönemi ile sınırlı kalmış bir söylem ve iddia değil. Aydınlanmacı geleneğe ve kendinden önceki siyasi rejimlerin karanlığına referansla Türkiye tarihinde birçok parti meşale, güneş, ay, yıldız gibi ışığı çağrıştıran simgeleri amblemlerinde veya sloganlarında benimsedi. Örneğin, Bülent Ecevit liderliğinde 1973 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) için hazırlanan seçim beyannamesinde “Ak Günlere” sloganı kullanılmıştı. Halkçılık ilkesine vurgu yaparak yeni toplumsal ve ekonomik projelerle toplumun alt sınıflarına umut ve “ak günler” vaat eden bu bildirge, CHP’nin merkez solda konumlandırılmasının başlangıcını ifade ediyordu.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1973 seçimleri için yayınladığı seçim bildirgesinin kapağı. Kaynak: Ak Günlere: Cumhuriyet Halk Partisi 1973 Seçim Bildirgesi. (Ankara: Ajans Türk Matbaacılık Sanayii, 1973), kapak sayfası. / Ön Kapak Düzeni: Ozan Sağdıç.

Ancak tüm bu söylem ve sembollerin ötesinde toplumsal hafızamıza en çok kazınan imge, yirmi yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunan AKP’nin ampulü oldu. Ambleminde stilize edilmiş yanan bir ampul kullanan ve kendine AK Parti denmesini isteyen AKP, 2002 yılında şiddetli bir ekonomik krizin ardından, koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığı ve şiddetlenen çatışma ortamına tepki olarak %34’lük seçmen desteğiyle tek parti olarak iktidara geldi. “Işığı, aydınlığı, şeffaf yönetimi” temsil ettiği düşünülen ampul, “hareketi ve gayreti” ifade etmesi amacıyla yanarken tasarlanmıştı. Bugün, iktidara geldiği ilk yıllardan farklı olarak artan Osmanlıcılık söylemi ve her an kafamıza inecek Osmanlı topuzunu andıran ampuldeki yedi ışık huzmesi ise, partinin kuruluş aşamasında Türkiye’nin yedi bölgesine yönelik kalkınma ve aydınlanma hedefinin bir göstergesi olarak düşünülmüştü (Siyaset Defteri, 2022).

2013’teki Gezi Direnişi’nin sert bir şekilde bastırılması, 2015’te Barış Süreci’nin bitirilmesi, İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilinmesi gibi olaylar ve kararlarla otoriter ve baskıcı tutumunu kademeli olarak arttıran; devletin bekası söylemine dayanan ve zor aygıtlarıyla devam ettirdiği iktidarını korumak için parti kapatma da dahil her türlü yönteme başvuran; eğitim öğretim kurumlarında eleştirel düşünceye yer vermeyen, kültür ve sanat festivallerini yasaklayan bir siyasi iktidarın ambleminde “adil, aydınlık ve şeffaf bir yönetim anlayışını” temsil ettiği düşünülen ampul simgesinin kullanımı ise her gün daha da ironik bir hal alıyor.

AKP amblemi. Kaynak: Adalet ve Kalkınma Partisi İnternet Sitesi, Kurumsal Kimlik []

Kentleri çevreleyen devasa, dikey mimari yapılar, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, namı diğer Ak Saray, Çamlıca Kulesi ve Camisi ve Taksim Cami gibi AKP’nin teşhir mekânları ise geceleri yoğun ışıklandırmalarıyla bir yandan iktidarın siyasi ve finansal gücünü hatırlatmaya devam ederken; bir yandan gittikçe yoksullaşan bir ülkede şatafat ve israfı gözler önüne seriyor. Yaratılan ışık kirliliği ise kent ekosistemindeki doğal dengeleri bozarak başka canlılara yaşam hakkı tanımıyor (Aslan, 2018).

Çamlıca Kulesi’nin 29 Ekim 2020 Cumhuriyet Bayramı’na özel ışıklandırması. Kaynak: Tolga Yanık, “Çamlıca Kulesi’nde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na özel ışık gösterisi” Anadolu Ajansı (29.10.2020) []
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin sönmeyen ışıkları. Kaynak: Ulusal Arayış Haber Portalı (29.04.2015) []

“Ziyadan İktisat Etme”

Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki Frederick Winslow Taylor’un endüstriyel verimi artırmaya yönelik tartışmaları, fenni ev kurma ve ev içi verimlilik tartışmalarına da yansımış ve bu tartışmalar erken cumhuriyet dönemi ideologları, mimar ve mühendislerince de ilgi görmüştü (Navaro-Yaşın, 2000: 51-52). Kamusal mekânların yanı sıra, modern ve fenni ev inşasında elektrik kullanımı kilit bir noktada duruyordu. Elektrik kullanımı bir “gereksinim” olarak kodlanıyor; elektrik ürünleri reklamlarında, elektriğin lüks olduğu algısını dönüştürmeye yönelik söylemlere sıkça yer veriliyordu. Örneğin, ampul kullanıldığı takdirde harcanacak olan miktar, ekmek, kibrit, sigara, gazete gibi günlük tüketim ürünleriyle karşılaştırılmış ve sanıldığının aksine elektrik kullanımının bir lüks olmadığı vurgulanmıştı (Elektrik Tenviratı Pahalı Değildir, 1931).

Elektrik aydınlatması bir gereksinim olarak kodlanmanın ötesinde bir arzu nesnesi olarak da sunuldu. Bazı reklamlarda elektrik ışığı altında huzurla oturup kitap okuyan modern çekirdek aile ya da bir masa etrafında sosyalleşen şık giyimli kadın-erkek grupları tasvir edilmiş, bu imajlara “Ziyadan iktisat etme”, “İyi bir ziya asri bir evin mübrem [vazgeçilmez] ihtiyacıdır” gibi sloganlar eşlik etmişti. Pek çok lamba reklamında ev kadınları, akşam vakti ütü yapmak, dikiş dikmek gibi gündüzden kalan ev işlerini elektrik ampulünün ışığı altında gerçekleştirirken resmedilmişti.

“Elektrik Tenviratı Pahalı Değildir” Kaynak: Amelî Elektrik no. 51 (Ekim 1931), s. 305.
“Ziyadan İktisat Etme!” Kaynak: Amelî Elektrik no. 62 (Temmuz-Ağustos 1933)
Ameli Elektrik no. 54 (Mart-Nisan 1932) [dergi kapağı]

Abajurlardan sızan tatlı endirekt ışık, radyodan gelen hoş bir müzik, evin erkeğine dinlendirici bir atmosfer sunarken; evin kadını da elektrikli lambaların güçlü ve homojen ışığıyla düzgün dikiş dikebilecek, elektrikli mutfak aletleriyle şahane yemekler yapabilecekti! Böylelikle, modern ev, çalışarak ülke ekonomisine katkı sunan erkek birey için bir istirahat yuvası olarak resmedilirken; verimlilik tartışmaları ve bahsedilen uygulamalar doğrultusunda orta gelirli Türk hanelerine girmeye başlayan “düzen,” “rasyonalite” ve “disiplin” düşünceleri, ev kadınının işlerini belirlenmiş zaman tarifelerine oturtuyordu. Ampul tanıtımları/reklamları, kadının iyi bir anne ve eş olarak görevlerini yerine getirdiği; babanın ise bu konforlu ve huzurlu ev ortamından faydalandığı bir anlatıyı destekleyen ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten araçlara dönüştü.

Yedigün veya Cumhuriyet gibi dönemin popüler dergi ve gazetelerinde yayımlanan ve “Tenvirat reçetesi” adı verilen reklam serilerinde ise “reçete” metaforu ile tıbbın evrensel ve bilimsel geçerliliğine referans verilmek istenmiş ve elektrik aydınlatması tanımlanabilen ve ölçülebilen bir hale bürünmüştü. Yeni toplumun yeni ferdi, ev içinde de zamanın ve paranın kıymetini bilen, yeri geldiğinde tasarruf edip yeri geldiğinde harcayabilen, bilimsel bilgiler ışığında hesabını yapabilen bir vatandaş olarak resmediliyordu.

Tenvirat Reçetesi 5, Osram D Ampulleri, 1930’lar/. Kaynak: Akşam no. 6535 (27.12.1936) []
“Cereyandan Tasarruf,” Osram’ın tasarruf reklamlarına bir örnek, 1930’lar.

Bu dönemde öne çıkan hususlardan bir tanesi de ev içi mekânın, ev halkı için sağlıklı ve hijyenik bir ortam sunması gerektiğiydi. Türkiye’de temiz mesken ve kamu sağlığı tartışmaları, 1920’li yıllardan beri çeşitli mecralarda yaygın biçimde dile getiriliyordu. Elektrikli aydınlatmanın yağ ve gaz lambalarına nazaran çok daha temiz ve sağlıklı bir kaynak olduğu, “fena kokular neşreden, etrafta bulunan eşyayı kirleten, tavan ve perdeleri karartan” petrol lambasından çok daha üstün ve verimli olduğu” iddia ediliyordu (Tenvirat, 1930: 64). Evleri güçlü bir biçimde aydınlatan elektrik ışığının, toz ve kirleri görünür kılarak salgın hastalıkların önüne geçeceği de düşünülmüştü. Elektrik ışığından beklenilen, mum ya da gaz lambası ışığını değil; insan yaşamının en büyük enerji kaynağı olan güneş ışığını ikame etmesiydi. Elektrik ışığının bu güçlü iddiasını çeşitli reklamlarda, güneş ışığı batınca onun yerini alan, “güneş gibi aydınlatan” lamba vurgularında gözlemlemek mümkün.

Elektrik ışığı, bir yandan zamanın ruhunu evlerin içine taşırken; diğer yandan yeni rutinler ve yeni nesnelerin birbiriyle kurduğu işlevsel bağı tamamlayıcı bir rol üstlenmişti. “Gece hayatı” ile tanışan evlerin içindeki maddi çevrenin yeniden biçimlenmesinde rol oynayan aydınlatmanın işlevi, yalnızca görme ve görülmeyi sağlamak değil; aynı zamanda mekândaki ambiyansı da düzenlemekti. Sevgi, şefkat, neşe, mutluluk, konfor, zevk, haz gibi insanın iç dünyasına hitap eden duygusal bir içerik modern konut söylemlerine eşlik ediyor ve mekânda elektrik ışığı gibi teknik bir bileşenin modern insanın psikolojik ihtiyaçlarıyla kurduğu ilginç bağı gözler önüne seriyordu.

“Güneşin parlak şualarından farksız” Kaynak: Cumhuriyet no. 6177 (27.10.1941), s. 8.

Düzen, hijyen, tasarruf, konfor, iyi görüş, ambiyans gibi kriterler hiç şüphesiz sadece elektrikli aydınlatmanın erken yıllarıyla sınırlı değil. Bu kriterler, Tezer Özlü’nün 1980’lerde kaleme aldığı Çocukluğumun Soğuk Geceleri (2011) romanından bazı sahneleri hatırlatır. Elektrik harcamasından kaçınmak için “ampullerin karanlık ile aydınlık arasında ışık verenlerini” seçen ve boşa ışık kullanımını fark ettiğinde öfkelenen babanın, çocukları için yaptırdığı çalışma masasının karşısındaki duvarda şu öğütler yazılıdır:

Yavrularım:

  1. Işık soldan gelmeli.
  2. Kitap gözünüzden 30-45 cm uzaklıkta durmalı.
  3. Çalışma biter bitmez ışıklar kapatılmalı vb…

Bu vatana hayırlı evlatlar olmanız dileğiyle başarılar dilerim. Sevgili ve cefakâr babanız. Ad. Soyad. İmza (Özlü, 2011: 10).

Belki de birçoğumuza tanıdık gelen bu uyarılar, Özlü’nün romanında okul müfettişi babanın, aile içinde kurmak istediği disiplinin izlerini taşırken; bu disipline maruz kalan çocuğun öfkesi ise evde fazla elektrik yakılmasın diye ampulü gevşetilmiş kristal taklidi avizelerde, koridorların loş ışıklarında cisim bulur (Gürbilek, 1999: 67-68).

Elektrik tüketimiyle ilişkili olarak tasarruf meselesi bugün hâlâ gündemimizde. Birçok kullanıcı, enerji tasarrufu sağlayabilmek amacıyla Kelvin değeri 2700’den az tasarruflu lambaları veya elektrik tüketimi düşük LED lambaları kullanmayı tercih ediyor.4 Kelvin değeri düşük olan ve sarı ışık veren lambaların özellikle ev içinde daha sıcak bir atmosfer yarattığı ve bir güven duygusu oluşturduğu düşünülürken; devlet kurumlarını ve bu kurumlardaki bekleme anlarını, sorgu odalarını, hastane koridorlarını hatırlatan beyaz ışık, psikolojik baskı oluşturduğu gerekçesiyle evlerde çok tercih edilmiyor. Hiç şüphesiz sarı ışık ve beyaz ışık arasındaki bu keskin ayrım, farklı sınıflara mensup bireylerin toplumsal hafızasının da bir izdüşümü. 1980’lerde tasarruf amacıyla çokça kullanılan floresan lambaların verdiği beyaz ışık, yoksulluğu sembolize ederken; evin farklı yerlerine konumlandırılmış lambaderler veya masaüstü abajurlardan gelen endirekt sarı ışık, varsıllığın göstergesi. Günümüzde, yapay aydınlatma teknolojisinin gelişmesiyle sarı ışık sağlayan tasarruf lambalarına ulaşmak mümkün olsa da hâlâ beyaz ışık kullanımı yaygın.5

Geceler Gündüz Oldu!

Erken cumhuriyet döneminde, iyi bir aydınlatma sadece evlerde değil; mağazalarda, fabrikalarda ve bürolarda verim, kazanç ve konfor anlamına gelmekteydi. Yirmi dört saat işleyen fabrikalar ve atölyeler emekçilerin çalışma saatlerinin uzamasına neden olurken; ışıltılı vitrinleriyle mağazalar, sokak duvarlarını süsleyen neon reklamlar, sinema, tiyatro ve kulüplerin merak uyandırıcı afişleri, kent sakinlerini gecenin kimi zaman büyülü kimi zaman korkutucu alemine davet ediyordu.6

SATİE’nin “İyi Satmak İçin İyi Işık Lazım” başlıklı reklamından bir görsel. Kaynak: Yedigün no. 116 (29.05.1935), s. 6.
“Ziya Para Kazandırır”: 1930’lu yıllarda Ameli Elektrik dergisinde yer alan bir reklam. Kaynak: Amelî Elektrik no. 53 (Kanunisani-Şubat 1932), s. 6.
“Tenvirat iyi olursa…”: 1930’lu yıllarda Ameli Elektrik dergisinde yer alan bir reklam. Kaynak: Amelî Elektrik no. 58 (Kânunuevvel 1932), s. 161-2.

Elektrikli tüketim kültürünün başat bir rol oynadığı kent mekânında, kadınların da görünürlüğünün arttığını söylemek mümkün. Refik Halid Karay, Üç Nesil Üç Hayat eserinin “Gece ve Sokak” başlıklı yazısında “kadın, sokak ve gece! İşte su, barut ve ateş gibi zıt imtizaçsız üç madde!” diyerek, on dokuzuncu yüzyıl toplumsal hayatında kadınların geceleri sokakta olmasının pek de hoş karşılanmadığını ifade eder (2017: 109). 1940’lı yıllara gelindiğinde ise bambaşka bir sokak karşımızdaydı: “Gece yarısına doğru, Taksim Meydanı: Yani elli sene evvel ecinnilerin karanlıkta top oynadıkları ıssız bir yer ve korkunç bir saat… Sinemalarla tiyatrolardan boşalan halk keskin bir ışık altında, tramvaylara, otomobillere, otobüslere koşuyor. Bir kısmı pastacı, muhallebici dükkanlarına, bir kısmı heveslerini alamadıkları veya yeni heveslere kapıldıkları gazinolara” (Karay, 2017: 115). Bu kalabalıklar içinde “yan yana, kol kola, kadınlı erkekli” gezenler, “gece vasıtasıyla ta Büyükdere’ye, Bostancı’ya, Bakırköy’e evlerine” dönecek olanlar vardı. Tramvay ve otomobil fenerlerinin keskin ışıkları altında gece yarıları, kenti kadın kahkahaları kaplıyordu. Karay’a göre, II. Meşrutiyet’in (1908) ilk günlerinde ağızlarda dolaşan “Geceler gündüz oldu” türküsü, “asıl şimdi hem maddi hem manevi iki bakımdan hakikat olmuştu: gece, bilhassa kadının sırtından ağır ve korkunç yükünü kaldırmıştı.” (Karay, 2017: 115).

Yine Suat Derviş’in 1939 yılında tefrika ettiği Bir İstanbul Gecesi’nde kadın karakterler sürekli hareket halindedir. Verem hastası Zeliha tramvay kazası nedeniyle ölmekte olan oğlu için kan ararken, terzi kalfası Leyla sevgilisi Avni’yi görebilme arzusuyla Beyoğlu, Tophane, Eminönü’nün kimi aydınlık kimi karanlık sokaklarını bazen yürüyerek, bazen de koşarak arşınlar. İstanbul’un alelade bir gecesinde farklı hayatları konu alan bu romanda kadınlar geceleri özgürce dolaşabiliyor olsalar da görünürlükleri erkeklerin varlığıyla, bakışlarıyla, sözleriyle her zaman tehdit altındadır (Derviş, 2018).

Kamusal alanda kadınların görünürlüğünü belirli ahlaki normlar çerçevesinde denetlemeyi amaçlayan eril söylemler günümüzde de yaygın. Bugün Türkiye’de geceler ve sokaklar belki de ticari ve turistik sebeplerle ülke tarihinde hiç olmadığı kadar aydınlık. Ancak geceleyin sokaklar hâlâ “namuslu” kadınlar için “tekin olmayan,” onları her an cinsel ve fiziksel bir saldırının kurbanı haline getirebilecek mekânlar olarak sunulmaya devam ediliyor. Türkiye’deki eril söylem son dönem savaş ve militarizm politikalarıyla çok daha güçlendi. Alev Özkazanç, Gezi Direnişi’nden sonra artan biçimde otoriterleşen siyasi iktidarın “önemli bir boyutunu cinsiyet rejiminin oluşturduğunu, AKP’nin belirgin bir biçimde cinsiyetçi, ayrımcı ve homofobik süreçleri pekiştirdiğini” belirtiyor ve bunda “kadınların hayat hakkı arayışlarının” güçlenmesinin payı olduğunu söylüyor (Özkazanç, 2016: 21). İslami-muhafazakârlıktan faşizan bir biçime bürünen siyasi iktidar, erkek egemenliğinin farklı biçimlerini yeniden üretiyor ve karşısında itaat etmeyen kadınları, LGBTİ+’leri ve gençleri buldukça eril şiddetin dozunu artırıyor. Patriyarkaya, cinsiyetçiliğe, ayrımcılığa, heteroseksizme, erkek şiddetine karşı Türkiye’de 2003 yılında başlatılan 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşleri, “Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz!” sloganıyla tüm engellemelere karşı yıllardır, ışık huzmeleri eşliğinde karanlığa meydan okuyarak devam ediyor.

8 Mart 2022 gecesi polis ablukasına alınarak Taksim’e çıkmalarına izin verilmeyen kadınlar, Cihangir Caddesi’nde.

Umutlar ve Hayalkırıklıkları

1935’in şubat ayında “Orhan Selim” takma ismiyle Akşam gazetesinde kaleme aldığı yazıda Nazım Hikmet, şunları yazar:

Elektrik, yirminci yüzyılın içinde ekonomik, sosyal yaşayışımıza dokunağını gitgide arttırmaya başladı. Elektrik, şu küçücük, yuvarlak bir lambanın içinde boyasız, cansız yanan aydınlık parçası; şu dağları, denizleri görülmemiş bir hızla aşıp seslerimizi, resimlerimizi birbirine bağlayan; şu çelikten yığınları kımıldatan elektrik. Ben kendi payıma elektriğin yaratıcılığına büyük umutlar bağlamışım. Ben onda yirmi birinci yüzyılın düzenini görüyorum. Elektrik gibi hür, elektrik gibi düzenli bir düzen (Selim, 1935: 1).

Nazım Hikmet’e benzer bir şekilde 1930’larda, felsefi anlamda da aydınlanma ideolojisini benimseyen cumhuriyet bürokratları, teknokratları ve aydınları arasında elektriğin gündelik hayatı dönüştürücü gücüne olan inanç büyüktü. Ancak bu yıllarda elektriğin üretim ve tüketiminin yaygınlaşmasına yönelik atılan somut adımlara rağmen toplumun geniş bir kesiminin elektrik enerjisine erişimi mümkün olamadı. Işığın varlığı ve yokluğuyla belirlenen toplumsal ve mekânsal eşitsizlikler ise kimi zaman edebi eserlerde, kimi zaman popüler basında sıklıkla yer buldu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1930’larda kaleme aldığı Ankara romanında Millî Mücadele yıllarından cumhuriyetin ilk yirmi yılına, şehrin geçirdiği toplumsal ve fiziksel dönüşümleri anlatır. Roman karakterlerinden Neşet Sabit’in Millî Mücadele sırasında “alelade bir medeniyet hasretiyle” seyrettiği istasyon lambalarının yerini, 1930’lu yıllarda “bir fukaranın bir zengin malına bakışı gibi” seyrettiği, sabaha kadar kimsenin yolunu aydınlatmayan, Ankara’nın kalburüstü tabakasının yaşadığı bir caddenin yüz elli voltluk ampulleri almıştır (Karaosmanoğlu, 2004: 123-124).

Elektriğin kent merkezlerinde ulaşım, iletişim ve aydınlatma gibi farklı amaçlar için kullanımının söz konusu olduğu 1930’larda, gazetelerin halk sütunları, mahalleleri için elektrik talep eden şehir sakinlerinin mektuplarıyla doludur. Kimileri sokak fenerleri olduğu halde bu fenerlerin yanmadığından kimileri ise civar mahallerde elektrik lambaları olduğu halde kendi mahallelerinde olmadığından şikâyetçidir (Elektrik Fiyatları, 1932: 2; Işıksız ve Susuz Semtlerimiz, 1938: 1).

Sürekli değişen ve çoğunlukla artan kurulum ve tüketim maliyetleri nedeniyle kanunsuz yollarla elektrik hatlarına giren veya elektrik saatlerinin ayarlarıyla oynayarak kaçak elektrik kullananlar da haberlere yansır. Henüz yerli bir üreticinin olmadığı aydınlatma piyasasında farklı ülkelerden ithal edilen Osram, Philips, Mazda, Tunsgram, Luma gibi markalar rekabet halindedir ve ücretler yüksektir. Ampul lüks bir tüketim malzemesi olarak görüldüğünden, ampul hırsızlıkları da yaygındır; apartmanlardan, eğlence merkezlerinden ampul çalan çeteler türemiştir (Ampul Çalanlar, 1932: 3; Ampul Hırsızı, 1937: 2).

“Adalılar hala elektrik bekliyorlar!” Kaynak: Akşam no. 4887 (20.05.1932), s. 1. []

İkinci Dünya Savaşı çanlarını çalmaya başladığındaysa, Türkiye vatandaşlarını yeni bir imtihan beklemektedir: Karartma geceleri. Savaş arifesinde ve savaş sırasında havadan bombalanma tehlikesi karşısında ışıkları karartma uygulaması, bazı İstanbul gecelerini karanlığa gömer. İlk hava saldırısı tatbikatı, Aralık 1935’te gerçekleşir. Tatbikat öncesinde İstanbul Valiliği, halkı, şehrin meydan ve caddelerine astığı ilanlarla bilgilendirir. Tatbikat süresince ulaşım araçlarının farlarını kapatarak trafiği engellemeyecek şekilde kenara çekilmesi, minare, vitrin ve reklam aydınlatmalarının söndürülmesi, tatbikat sahasında yaşayanların evlerinin pencerelerine siyah perdeler asarak dışarıyı ışık sızmasını önlemesi gerekmektedir. Bu emirlere uymayanlar için de 5 liradan 25 liraya kadar para cezası söz konusudur (Işıkları Gizleme Tecrübesi, 1935: 2; Kahraman, 2021: 403). Savaş süresince karartma geceleri ara ara devam eder. 1944’te hava taarruzlarına karşı, ışıkların söndürülmesi ve karartılmasına dair kapsamlı bir nizamname dahi hazırlanır (Kahraman, 2021: 407). İstanbul dışında Ankara, İzmir, Edirne, İzmit, Çanakkale gibi şehirlerde de ışıklar zaman zaman maskelenir. 4 Kasım 1944’te Cumhuriyet gazetesi karartma gecelerinin sona erdiğini “Işıklar açıldı” başlıklı bir haberle duyuracaktır:

İstanbul’da bütün nakil vasıtaları, dün gece eski tarifelere göre seyrüsefere başladılar. Dış hatlar vapur seferleri de eski hâle döndü, sahil fenerleri yakılmağa başlandı […] Elektrik İdaresi faaliyete geçerek mevcut 7.323 sokak lambasından maskeli olan 900 lambanın maskesini kaldırmağa, diğer lambaların da ampullerini takmağa başlamıştır. Ana caddelerden başlayarak yapılan bu ameliye bu akşama kadar ikmal edilecektir. Işıkların yanması dolayısıyla dün gece sokaklarda fazla miktarda kalabalığa rastlanmıştır. Tramvay arabaları dün akşamdan itibaren normal seferlere başlamıştır (1944: 1).

Hava saldırısından korunmak amacıyla uygulanan karartma geceleri ve bu gecelerde yaşananlara dair haberler, kimi vatandaşların toplumsal hafızasına yer ederken; henüz aydınlatılmamış şehirler ve köy sakinleri içinse alay konusu olur. Cemal Nadir Güler’in Akşam gazetesi için yaptığı çizim belki de buna güzel bir örnektir (Elektrik Bekliyen Köylü, 1935: 1).

“Geçen akşamki denemede İstanbul’un yarısı yarım saat elektriklerini söndürmüş!… Elektrik bekliyen köylü – Ne mutlu!” Kaynak: Akşam no. 6172 (22.12.1935), s. 1. []
“-Ne oldu size kardeş, bir kaza mı?
-Hayır komşucuğum, kaza değil, kader. Oğlan dağıtma yerinden zeytinyağ aldı; kız ampul aldı; babaları kumaş aldı; Şayeste fırından beyaz ekmek aldı… Ben de köşedeki çeşmeden bir kova su aldım.” Kaynak: Cumhuriyet no. 7561 (04.09.1945), s. 1. []

Kasım 1940’ta yaşanan bir karartma gecesinde, köşe başlarında, birahanelerde, gazinolarda ve karanlık sokaklarda erkeklere laf atarak sataşan altmış kadar kadın, Beyoğlu’nda devriye gezen ahlak zabıtalarının radarına takılıp yakalanınca epey ses getirmiş olsa gerek (Kahraman, 2021: 405-406).

İkinci Dünya Savaşı yılları, halkın temel geçim kaynaklarında fahiş artışların yaşandığı, yaşamın birçok alanında tasarruf politikalarının uygulamaya sokulduğu bir dönemdir. Un, ekmek, temiz su, zeytinyağı gibi gıda ürünlerinin yanı sıra ampule de ulaşmak güçtü. Böyle durumlarda emektar yağ ve gaz lambaları yeniden baş köşedeki yerlerini aldı.

Türkiye’de ampul sıkıntısı ve fahiş fiyatlara çare olabileceği düşünülen, ilk yerli ışık fabrikasının kurulması ise 1950’leri buldu. Türkiye İş Bankası A.Ş., International General Electric Company, Vehbi Koç, Fazıl Öziş ve Türk Tecim Anonim Sosyetesi ortaklığında 1951 yılında faaliyete geçen fabrika, ilk yıllarında bir buçuk milyon ampul üretmeyi hedeflemişti (Sönmez, 2021: 413). Karanlık çöktüğünde omzundaki ucu alevli sopayla sokakları arşınlayan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “mahallemizin aydınlık satan adamı” dediği lambacıların belki de tarihe karışmaya başladığı bu dönemde, sürekli elektrik kesintileri yaşandığından, hiç şüphesiz, gaz lambaları hâlâ kullanımdaydı. Öyle ki, 1958 yılında Paşabahçe, 5 milyon adet lamba ve fener şişesi üretmişti (Emiroğlu, 2011: 143).

1960’lardan itibaren elektrik kullanımı yaygınlaştıkça, gaz lambaları evlerin baş köşesindeki yerini, modern elektrikli armatürlere devretti. Kimi zaman estetik objeler olarak vitrin köşelerinde yerini alan gaz lambaları, kimi zaman ise nostaljik bir öğe olarak hikâyelerimizin ana kahramanı oldu. Öyle ya, çoğumuz gaz lambalarının titrek ışığı altında nice anılar ve hikâyeler dinlemiş, ödevlerimizi yaparken uykuya dalmamış mıyızdır? Hiç şüphesiz, bazıları için estetik ve nostaljik bir objeye dönüşen gaz lambaları, o yıllarda elektriğe henüz erişimi olmayan Türkiye’nin farklı coğrafyalarındaki topluluklar için başat işlevini sürdürmeye devam etti.

Kaynak: Facebook @Zonguldak Nostalji. []

Lambanın popüler kültürdeki yeri sadece haberler, anılar ve edebi eserlerle sınırlı değil şüphesiz. Yaratıcısı Tanburacı Osman Pehlivan olan Anadolu kaşık havası, 1971 yılında Barış Manço’nun icrasıyla popülerleşmiş ve Lambaya Püf De isimli parçanın önce sözleri müstehcen bulunarak TRT Denetleme Kurulu’nun sansürüne takılmış, ardından ise enstrümantal hali, gitar partisyonlarının erotik çağrışımları andırdığı gerekçesiyle reddedilmişti.

Nazım Hikmet, elektriğin özgür, eşit ve düzenli bir dünya yaratacağını tahayyül ederken, onun siyasi iktidarların en önemli denetim mekanizmalarından biri olacağını veya yıllar sonra –kendisinin de hayatının bir kısmını geçirdiği– hapishanelerde işkence aracı olarak kullanılabileceğini aklına getirmemiş olsa gerek. Darbe dönemi işkenceleri, Türkiye sinemasına da sıkça konu oldu. Mahkûmların uyumasını engellemek için bütün gece açık bırakılan tepe lambaları, işkence yöntemlerinden biriydi. 12 Eylül darbesinin ardından itirafçılık yapan bir mahkûmun öyküsünü anlatan Ümit Efekan’ın Darbe (1990) filminde, gördüğü işkencelere dayanamayan Hamdullah arkadaşlarını ele vermiş, pişmanlık yasasından yararlanarak ceza almaktan kurtulmuştur. Can güvenliği gerekçesiyle yüz değiştirme ameliyatı olan ve Yavuz ismini alarak yeni bir kimliğe bürünen itirafçı, hapishaneden çıktıktan sonra küçük bir eve yerleştirilir. Evdeki ilk gecesinde dışarıda hava çok kötüdür ve şimşekler çakar. Uyumaya çalışan Yavuz’un odadaki asma/tepe ampulü açıktır ve gözü ona takılır. Tavandan sarkan bu ampul, Yavuz’un zihninde darağacından sarkan bir ipe dönüşür: ampul, darağacı, ampul, darağacı… Yapay ışıklar birçok insanın yaşam alanını genişleterek yeni zihinsel ve mekânsal deneyimler sunarken bazı zihin ve bedenleri ise siyasi iktidarların gözü karşısında çok daha kırılgan kılmıştı.

Toplumsal Adalet Arayışı: Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık

Sokakta, evde, işyerlerimizde yaşam alışkanlıklarımızı dönüştüren, hissiyat dünyamızı şekillendiren, kısacası gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelen farklı tarz aydınlatma vasıtaları, kimi zamansa toplumsal adalet arayışının simgesi oldu. “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, Türkiye’de devlet ve mafya ilişkisine dair birçok iddianın ortaya atıldığı Susurluk Kazası’nın ardından Yurttaş Girişimi’nin temiz toplum çağrısıyla 1 Şubat 1997’de başladı. Akşam 21:00’de Beyoğlu Leman Kültür’de Can Yücel’in şalter indirmesiyle başlayan eylemde, büyük kentlerde ışıklar 1 dakika süreyle söndürüldü. Sokaklara çıkanlar tencere, tava, düdük vb. araçlarla ses çıkardı. Bir ay süresince kesintisiz devam eden eylemlerde vatandaşlar daha adil ve aydınlık bir Türkiye özlemiyle her gün saat 21.00’de ışıklarını bir dakikalığına söndürdüler. Kimi vatandaşlar ışıklarını açıp kapayarak, kimileri meşaleli yürüyüşler düzenleyerek, kimileri ise ses çıkaran araçlarla eyleme destek verdiler. Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’ın eyleme katılanlar için “Glu glu dansı yapıyorlar,” Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın ise “Mumsöndü oynuyorlar,” demesi toplumun geniş kesiminden ve siyasetçilerden tepki gördü.

“14 Şubat 1997: “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri çeşitlenerek büyüyor..” Kaynak: Twitter @GunlukArsiv []

1990’ların sonunda kitlesel bir katılımla gerçekleşen ve önemli bir sivil itaatsizlik eylemi olarak Türkiye tarihinde yerini alan, protesto için özel alanı kamusallaştıran, daha sonra çeşitlenerek kitleselleşen ışık açıp kapama eylemleri, yolsuzluk ve usulsüzlüklere, ekonomik krizin yol açtığı zorlu yaşam koşullarına karşı vatandaşların tepkilerini dile getirdiği önemli bir eylem biçimi. Bu eylemler, hem televizyon kültürünün altın çağını yaşadığı 90’larda hem de günümüz sosyal medya çağında yarattığı görsel estetik ile oldukça medyatik bir protesto biçimi olmaya devam ediyor.

Moda Sahnesi'ni Aydınlatamayan Nesne

Tüm dünyada yaşamsal bir sorun haline gelen enerji krizi, Türkiye’de de üretim ve tüketim pratiklerine dair yeni alternatifler oluşturulması gerektiğini gözler önüne sermekte. Enerji yönetiminin %80’nin özel şirketlerin elinde olduğu Türkiye’de, son zamanlarda artan zamlar sebebiyle birçok aile, ticari ve kültürel işletme ödeyemediği elektrik faturalarını teşhir etti ve farklı direniş biçimleri örgütlemeye çalıştı. Kolektif bir dayanışmayla yeniden hayata geçirilen ve tiyatro, sinema ve edebiyat atölyeleri düzenleyen Moda Sahnesi fahiş fiyatlarda gelen elektrik faturalarını ödememe kararı aldı ve bazı oyunlarını karanlıkta sergiledi. İlk elektriksiz sergilenen oyun, Enzo Cormann’ın bir iç savaş yıkıntısının enkazını konu alan Öteki-Diktat adlı oyunuydu. Gazeteci Mustafa Kara’nın ifadesiyle “iki yandan sahneye vuran ışıklar cılız, ama duvara yansıttığı gölgeler bir o kadar büyük”tü ve gölgelerin birbirine karıştığı ışık düzeni “bir ülkenin enkazı”nda geçen oyuna yaraşır bir atmosfer” oluşturmuştu (2022). Oyunlar, elektrik kesintisinden itibaren beş gün süreyle, işletmenin kafesinden çekilen uzatma kablolarının bağlandığı birkaç ampulle aydınlatıldı. Seyirciler ise kandil ve fenerleriyle oyunları izlemeye geldi.

KAYNAKÇA

Ampul. (t.y.). Türk Dil Kurumu Sözlüğüi. https://sozluk.gov.tr (Erişim: 09.02.2022).

Ampul çalanlar. (1932, Nisan 30). Akşam. 3.

Ampul Hırsızı. (1937, Ağustos 23). Akşam. 2.

Aslan, B. (2018). Işığın Kirli Yüzü: Işık Kirliliği. Ankara: Ankara Dayanışma Akademisi.

Aydınlatmanın Tarihçesi. (t.y.). https://www.elektrikport.com/universite/aydinlatmanin-tarihcesi-ampulden-lede/4382#ad-image-0 (Erişim: 10.02.2022).

Bozdoğan, S. (2002). Modernizm ve Ulusun İnşası: Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür. T. Birkan (Çev.). İstanbul: Metis.

Çavdar, T. (1983). Türkiye’de Enerji. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi içinde. İstanbul: İletişim.

Derviş, S. (2018). Bir İstanbul Gecesi. İstanbul: İthaki.

Dinçel, A. (1973). Türkiye’de Elektriklendirme Hizmetlerinin Anı ve Belgelerle Tarihçesi. Ankara: Türkiye Elektrik Kurumu.

Efekan, Ü. (1990). Darbe [Film].

Elektrik Fiyatları. (1932, Haziran 7). Cumhuriyet. 2.

Elektrik Tenviratı Pahalı Değildir. (1931). Ameli Elektrik. 305.

Emiroğlu, K. (2011). Gündelik Hayatımızın Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür.

Güler, C.N. (1935, Aralık 22). Elektrik Bekliyen Köylü. Akşam. 1.

Gürbilek, N. (1999). Ev Ödevi. İstanbul: Metis.

Işıklar Açıldı. (1944, Kasım 4). Cumhuriyet. 1.

Işıkları Gizleme Tecrübesi. (1935, Aralık 20). Akşam. 2.

Işıksız ve Susuz Semtlerimiz. (1938, Ağustos 23). Akşam. 1.

İETT Dergisi (1957, Eylül). Sayı: 12.

İleri, N. & Değirmencioğlu, C. (2020). Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiyesi’nde Asri Ev Tartışmaları ve Elektrikli Tenvirat. ViraVerita E-Journal: Interdisciplinary Encounters, 12, 92-126.

İstatistik Yıllığı (1931-1932). İstanbul: Devlet Matbaası.

Kahraman, C. (2021). İstanbul’da Karartma Geceleri. Elektrik ve İstanbul: Elektriğin Geçmişten Günümüze Serüveni içinde. (401-410). İstanbul: İstanbul Kültür.

Kara, M. (2022, Nisan 7). Bu karanlık böyle iyi, afferin Tanrıya! dokuz8Haber. (Erişim: 10.06.2022).

Karaosmanoğlu, Y.K. (2004). Ankara. İstanbul. İletişim.

Karay, R.H. (2017). Üç Nesil Üç Hayat. İstanbul: İnkılap.

Lamba. (t.y.). Türk Dil Kurumu Sözlükleri. https://sozluk.gov.tr (Erişim: 09.02.2022).

Navaro-Yaşın, Y. (2000). Evde Taylorizm: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında evişinin rasyonelleşmesi (1928-40). Toplum ve Bilim, 84, 51-74.

Selim, O. (1935, Şubat 22). Elektrik. Akşam. 1.

Özkazanç, A. (2016). Türkiye’deki Son Süreç ve Cinsiyetçi Politikaları Üzerine Alev Özkazanç ile Söyleşi. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, 28, 21-26.

Özlü, T. (2011). Çocukluğun Soğuk Geceleri. İstanbul: Yapı Kredi.

Safa, P. (2000). Fatih Harbiye. İstanbul: Ötüken.

Siyaset Defteri, AK Parti Amblemi/Logosu. http://siyasetdefteri.com/siyasi-partiler/tbmm-de-yer-alan-partiler/ak-parti/51-ak-parti-amblemi-logosu.html (Erişim: 05.09.2021).

Sönmez, S. (2021). İlk Yerli Ampul. C. Kahraman (Der.) içinde. Elektrik ve İstanbul: Elektriğin Geçmişten Günümüze Serüveni. (411-418). İstanbul: İstanbul Kültür A.Ş.

Tenvirat. (1930, Mayıs-Haziran). Ameli Elektrik. 64.

Thomas A. Edison Papers. http://edison.rutgers.edu/index.htm (Erişim: 09.02.2022).

Ziyadan İktisat Etme. (1932). Ameli Elektrik.

Zonguldak Nostalji Facebook Hesabı. https://www.facebook.com/zonguldaknostalji/photos (Erişim: 02.09.2022).

Kapak Görseli: Photo by Isravel Raj on Unsplash

DİPNOTLAR
  1. Tarihi çok eskilere, milattan önce yetmiş binlere uzanan lambalarda, on sekizinci yüzyıl sonlarına kadar yoğun olarak zeytin, susam, fındık yağı, hayvan yağı ve balmumu kullanıldı. Endüstri Devrimi’nin keşifleri sonucu yanıcı maddeler arasına kömür gazı ve petrol de eklendi. Yanıcı maddeler çeşitlenirken, kaya, kabuk veya topraktan yapılan lambaların yerini zaman içerisinde ışığın aydınlatma gücünü kontrol etmeyi hedefleyen metal ve cam tasarımların ağırlıklı olduğu lambalar aldı. Tarihin en önemli icatlarından biri kabul edilen ampul ise ardı sıra gelen lamba ve elektrik teknolojisine dair bilimsel keşiflerin bir ürünüydü. “İçinde elektrik akımı ile akkor duruma gelerek ışık verebilen bir iletkeni bulunan, havası boşaltılmış cam şişe” olarak tanımlanan elektrik ampulünün tescili ve patenti –asıl mucidinin Nikola Tesla olduğuna dair rivayetler bulunmakla birlikte– 1870’lerin sonunda Amerikalı mucit ve iş insanı Thomas A. Edison tarafından alınmıştı. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından itibaren, akkor ampul diğer bir adıyla enkandesan lamba, ışık teknolojisinin geliştirilmesindeki süreçle paralel olarak dünyanın birçok kentinde endüstriyel, kamusal ve ev içi mekânda kullanılmaya başlandı (bkz. https://sozluk.gov.tr/). Thomas Alva Edison’ın hayatı, icatları ve aldığı patentlere dair ayrıntılı bilgi için bkz. http://edison.rutgers.edu/index.htm
  2. İstanbul’da 1914’te 1.966 olan abone sayısı Birinci Dünya Savaşı sonlarında 12.237’ye ulaşmış, 1923 yılında şebekenin de uzamasıyla ise 30.228’e çıkmıştı. 1937 yılına gelindiğinde 111.744 abone vardı.
  3. 1924’te Ankara; 1925’te Adana, Akşehir, Artvin, İnebolu, İzmir, Mersin, Trabzon; 1926’da Aksaray, Ayvalık, Bursa, İzmit, Konya, Kütahya, Malatya, Sivas; 1928’de Afyon, Antalya, Çorum, Eskişehir, Giresun, Kırkağaç, Kırklareli, Nazilli, Samsun, Yozgat; 1929’da Bafra, Bandırma, Biga, Milas, Ordu; 1930’da Balıkesir, Kastamonu, Tekirdağ ve Urfa elektrik santrallerine kavuşmuştu. 1933 yılında, kişi başına düşen elektrik üretimi miktarı 8.8 kilovat saate ulaşmıştı. Bkz. Tevfik Çavdar, 1983. “Türkiye’de Enerji,” Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi içinde. İstanbul: İletişim Yayınları, 691. Ayrıca bkz. İstatistik Yıllığı (1931-1932). İstanbul: Devlet Matbaası.
  4. Enerji tasarrufu seçeneği de sunan floresan lambaların yanı sıra, 1950’lerde halojen lambalar, 1960’lar ve 1970’lerde eliptik reflektör ve metal halojen tuzu lambalar üretildi. Philips’in manyetik endüksiyon kullanarak ürettiği 60.000 saatlik ampuller ise 1990 yılında piyasaya sürüldü. 1907’de icat edilen LED’ler (Işık Yayıcı Diyot) ticari olarak 1960’lı yıllarda pazara çıkmış, ticari beyaz LED’ler ise 1996’da üretilmeye başlanmıştı.
  5. Buradaki gözlemler 20 Ocak 2022 tarihinde 100 Sene 100 Nesne Ansiklopedi projesi tarafından organize edilen “Elektrikli Aletler Dönüşen Hayatlar” atölyesi katılımcılarının deneyimlerine dayanmaktadır.
  6. Örneğin İstanbul’da, 1938 yılında sokaklara, caddelere ve meydanlara yerleştirilen genel aydınlatma lambası adedi 4 bine yakındı. 1957 yılına gelindiğinde bu sayı 20 bine ulaşmıştı (İETT Dergisi 12, 1957: 7).

İLGİLİ NESNELER