MEKTUP
HAKAN MERTCAN

İÇERİK
Giriş1

Sınırları aşan bir anlam yükleyip kanatlarına, bin yıllardır diyardan diyara, gönülden gönüle süzülüp duran mektup, Arapçadaki Ketebe (yazdı/yazmak) fiilinden gelmektedir; tıpkı mektep, kâtip, kitap, kitabe gibi.

Dumanlarla yazılan mesajlar, güvercinlere, şahinlere emanet edilen kısa ama mânâ dolu mektupçuklar çok gerilerde kalsa, denizin kollarına salınan çocuksu hevesler veya aklın-ruhun parıltılarının içine doldurulduğu hokkalardaki bilgelik unutulsa da, cezaevlerinin borularında çınlayan şifreli mektuplaşmaları duymasak da, dilimizden tadı nasıl silinir özenle yaladığımız o pulların? Unutulur mu yazmaya kıyamadığımız parşömenler, özenle şekil verilen el-işi kâğıtlar, titrek ellerdeki kalemlerin ve aralara sıkıştırılan güllerin kokusu? Ya mürekkebi kanla beslenen kara kara sayfalar, dar ağaçlarına çekilen cümle kelam?

Günümüzde mektup denilince, ilkin elektronik cinsten olandan gayrısı gelmiyorsa da akla, bizim ve bizden önceki kuşakların yüreğindeki esas olarak, zarflar ile sarılıp sarmalanan, allanıp “pul”lanan duygu-düşünce kitabeleridir. Elin-gözün-dilin değdiği, kokunun-soluğun içine sindiği; bazen can suyu bazen mezar kazıcısı! Boynu bükük bir bekleyiş, iki damla gözyaşı, sessiz bir mendil sallayışı; kırık dökük bir yürek, eksik bırakılan bir hayat, hayırsız bir sevgili, haraç-mezat satılan eski zaman aşkları. Hep gülen bir yüz, ipil ipil bir akıl, ışıltılı bir yürek değil elbet, kendi çocuklarını yiyen Venüs, bir devlet dersi, bu dersin gardiyanları ve arka sıralarda kimse görmeden Maveraünnehir’e gömülen halk çocukları!

Kimileri yüreğinde yeşerttiği çiçekleri serer zarfların içine, kıpır kıpır duygular koşar istikbale, sığmaz hasretler zarflara, sabırsızdır seven gönüller; kimi zaman da tabutu olur aşkların o zarflar. Zarftan bellidir bazen gelen haber, renkli renkli, desen desen zarflardan taşar duygular; fakat, bazen kör, sağır ve de dilsizdir, tek damlalık sır vermez, susar inatla. Kanatları tellere takılan kelebekler de, ölü kuşlar da taşır bağrında zarflar. Bir top kına da olur avuçlara, sessiz bir çığlık da olur geri gelemez yolcuya. Sonsuza da havalanır, dönülmez akşamın ufkuna da yazgılanır, şiirler-şarkılar döker bitimsiz, bitmez bilinen aşklara tabut da olur, kayıp mezarlara bir avuç toprak, iki mısralık gözyaşı da.

Resmi mektuplar, vasiyet mektupları, kamuya açık mektuplar, özel mektuplar, casus mektupları, iş, aşk, tehdit, asker, gurbet, cezaevi, intihar mektupları, hiç gelmeyen, alıcısına ulaşmayan mektuplar; sonra Tanrı’ya yazılan mektuplar, bir de Tanrı’dan gelenler (kutsal kabul edilen metinler bir nevi Tanrı mektubu sayılmaz mı?). Saklanan, kitaplar gibi önce toprağa, sonra kalplere gömülen, dilin ucunda takılıp kalan, suya yazılan, rüzgâra bırakılan mektuplar… Sahibinin ölümünden sonra adrese teslim edilen, eski bir sevgilinin çocuklarına, torunlarına geri gönderilen mektuplar… Bir de hiç karşılaşılmamış, yurt dışındaki arkadaşlara gönderilen mektuplar. Ve elbette yayımlanan, “meşhur” mektuplar… Çeşit çeşit mektup yüzlerce yıl, sayısız elde, dilde anlatmış da kendini, bitirememiş derdini, biz kısacık bir maddede neresinden tutup da nasıl nihayete erdirelim?

Mektup Mektup Türkiye: Memleket ve İnsan Manzaraları

Erdal Öz, diyor ki, “Mektup, yazılan kişiden başka okuyucusu olmadığı duygusuyla yazıldığı sürece en güzel yazılır sanıyorum. Ünlü olmuş kişiler, yazdıkları mektupların, günün birinde toplum önüne çıkabileceğini elbette bilirler, bunu bilerek yazarlar” (akt. Süreya, 1990: 5-6). İnsanın ünlenmeden yazdığı gençlik mektupları en güzel olanlardır Öz’e göre. Bunlardaki anlatma, konuşma, açılma, açıklama, suçlama ve savunma özgürlüğü başkadır (Süreya, 1990: 6). Haksız değildir; ama, ciddi tartışmaları, ulaşılması güç bilgileri aktaran ve basılsın diye yazılan mektuplar da az değildir. Hepsinden örneklere yer vererek farklı konulardan ve çerçevelerden, bir asırlık Türkiye tarihine bakmaya çalışacağız.

Sirkeci Büyük Postane’nin iç mekânı, 1930’lar. Kaynak: Salt Araştırma / Fotoğraf ve Kartpostallar Koleksiyonu / AHISTSIRK019 []
Postane tasnif ve mektup dağıtım kısmı, 1930’lar. Kaynak: © Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu / CFA_008886
Okur Mektuplarında 1920’ler ve 1930’lar

1928’deki alfabe değişikliği ile, “1928–1929 yıllarında gazeteler tüm okuyucularını yitirmemek için yeni yazıya aşamalı bir biçimde geçtiler. Gazetelerin, dergilerin kimi sütunları Arap harfleriyle basılırken, öteki yapraklarında yeni yazı kullanıldı” (Dinç, 2010: 11-12).

1928-1937 yıllarındaki gazetelerde “Okur Mektupları”nı inceleyen Güney Dinç’in çalışmasından görmekteyiz ki bu mektuplarda, Türkçe ezan, öz Türkçe, dil ve tarih hamlesi vb. konulardaki yazıların yanı sıra gelenekten, değişimden, karakoldan, zabıtadan, bürokrasiden, müdürden-okuldan, okuldaki dayaktan, bankalardan, eğlence yerlerinden, kumardan, hilelerden, ayrımcılıktan, açık-seçik resimlerin görünür biçimde satışından, hayat pahalılığından, çalışma koşullarından şikâyet eden mektuplar da az değildir. Ayrıca halkın, kütüphane, umumi hela, köprü, radyo açılması, tatil gibi istekleri de bu mektuplarda dile getirilir.2

Kadınların beklentilerini, mücadelesini, dertlerini de görüyoruz mektuplarda. 23 Kanunusani 1931 tarihli Son Posta’da, erkek güzellik yarışmaları düzenlenmesini ister bir kadın: “Neden bütün dünya, kadınların güzelliğini istismar ediyor da, bu müsabakaları erkeklere teşmil etmiyor. Biz kadınlar da güzel erkeklerin seçilmesini istemekte haklı değil miyiz” (akt. Dinç, 2010: 159). 18 Şubat 1931 tarihli Son Posta’da, boşanmış bir kadının haklı isyanını okuruz: “Zevcimden bir seneden beri ayrıyım. Mıntıkamın polis idaresinden beni ikide bir karakola çağırıyorlar. Ben, nikah kağıdımı her sual karşısında göstermeye mecbur değilim kanaatindeyim. O halde bu tarzı hareketin manası nedir” (akt. Dinç, 2010: 160). Bir başka kadın da, 1 Mayıs 1935 tarihli Tan’da yabancı bir erkekle evlenme meselesindeki geleneksel tutumu eleştirir: “Türk erkekleri ecnebi kadını alıyorlar. Onlara ses çıkartılmıyor da neden kadın ayıplanıyor?” (akt. Dinç, 2010: 167).3

Kürt Aydınların Mektupları

Kürt meselesi, cumhuriyetin başından bugüne en can alıcı meselelerden biridir. Kimi Kürt aydınlarının mektuplarında erken döneme dair önemli bilgiler ve tespitler bulunmaktadır.

Dr. Şükrü Mehmed Sekban, 1923’te Beyrut’tan, Nafia Vekili ve Diyarbekir Mebusu Feyzi Bey’e yazdığı mektubunda, yeni devletin Kürtleri görmezden gelme, Türkleştirme, imha veya tehcir gibi politikalar izleyebileceğini; lâkin, bunlar yerine Kürtlerin bir millet olarak tanınması suretiyle ortak bir yaşamın kurulmasının herkes için en iyi yol olduğunu açıklar. Kürt meselesinin ancak Mustafa Kemal döneminde halledilebileceğine olan inancını vurgular ve “Yeni Türkiye’nin bir köşesinde kör çıban şeklinde daima büyümek ve gangren olmak istidadını haiz bir maraz-ı ictimaiyenin tedavisi için bendeniz zat-ı alilerine fırsat veriyorum” der (akt. Bayrak, 1994: 26-39).

Celadet Alî Bedirxan, 1933 yılında, Mustafa Kemal’e, Kürtler, Kürdistan ve Kürtçe ile ilgili kapsamlı değerlendirmelerin yer aldığı oldukça uzun bir mektup yazmıştır. Kürtlere yönelik devlet politikası konusunda ciddi eleştirilerin yer aldığı mektuptan küçük bir alıntı:

“… iflas eden ne Kürdistan, ne Kürtlük, ne de Kürtlük fikridir. Bilakis iflas eden, Kürdistan’ı istismar etmek istiyen temsil ve Türkizasyon siyasetinizdir… Yeryüzünde bir maden, bir ocak olan Kürdistan ve içinde yaşayan Kürt bulundukça Kürtlüğün, ocağın iflasına maddeten imkân yoktur” (akt. Kutlar, 2012: 102).

Dr. Şükrü Mehmed Sekban’ın Mustafa Kemal’e Mektubu: Kürtler Türklerden Ne istiyor? kitabının kapağı. Kaynak: © Hivda İletişim ve Yayıncılık []
Cevdet Ali Bedirhan’ın Mustafa Kemal’e Mektuplar kitabının kapağı. Kaynak: © Avesta Yayınları []
Mustafa Remzi Bucak’ın Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü’ye Mektuplar kitabının kapağı. Kaynak: © Doz Yayınları / Medya Kitabevi []

1930’ların mektupları arasında dikkat çekici bir örnek de Einstein’in Türkiye Cumhuriyeti devlet makamlarına yolladığı mektuptur. 1930’larda Almanya’da faşizmin yükselişiyle Yahudi bilim insanları kendilerine yeni yurtlar arar. O dönemde, birçok bilim insanının rotası Türkiye olmuştur. Albert Einstein’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne Eylül 1933’te yazdığı mektubu da bu arayışların bir yansımasıdır; ama, maalesef Türk hükümeti bu mektuba olumlu cevap vermemiş ve o tarihte kapıyı açmamıştır. (BCA, 30-10-0-0-116-810-3, 14.11.1933. Ayrıca bkz. Evrim Ağacı).

1940-1960’lı Yılların Mektupları

Cezaevi mektuplarında yalnızlık, keder kokusu kadar umut var, bekleyiş var. Mektup mahpusun dünyaya açılan penceresi.. Umut, o pencereden çıkıp dışarı karışabileceği zaman koridoru, sevilenlere salınan bir kement… Umut var, affedileceği, af çıkacağı umudu. Nazım’ın 1940’larda, Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da affın geldi geliyor oluşunun heyecanları dökülüyor satırlardan.4 Nazım’ın mektuplarında en üst düzey bürokratların alakaları, tanınmış simaların ziyaretleri ve cezaevi müdürünün, kâtibinin ve gardiyanlarının selamları da görünmektedir. Bu, Nazım’ın konumu, geldiği aile ve dönemin yapısıyla ilişkilidir kuşkusuz; ama, zaman ilerledikçe komünistlikle suçlanan mahkûmlarda durum değişecektir. Nazım gibi, Tahir gibi kişilerin mektuplarında umut, hasret, hâl hatırdan ötesi, dönemin gelişmeleri, felsefe, şiirler, edebiyat tartışmaları, kitap eleştirileri de, olmalıdır ve vardır elbette. İçlidir Nazım, baştan sona sevda yüklü bir yürektir. Üniversitenin ilk yıllarından beri zihnimden hiç çıkmaz şu vakur çığlığı onun:

“İçerim yanıyor, Kemal,
dışarım serin …
Anlıyorsun ya…” (Hikmet, 1993: 95)

Nazım’a göre, “Âşık olmayan, bir bok olamaz… Sevdiğim, saydığım bütün büyük insanlar âşık oldular… Âşıktılar. Öyle hak âşığı, mücerret manada, umumiyetle âşk filan değil, etiyle, kemiğiyle, ruhuyla bir kadına aşıktılar. Üstatlarıma hiç olmazsa bu hususta benzediğimden müftehirim” (Hikmet, 1993: 59).

“Varlık vergisi bizim hala hanıma da dokunmuş, iki aydır metelik yolladığı yok” der, para sıkıntısı içindedir; ama, 10 lira Tahir’e gönderir. Bu arada etin kilosunun 200 kuruş, yumurtanın da 7.5 kuruş olduğunu öğreniriz (Hikmet, 1993: 165). Yazılarla, çevirilerle para kazanmaya çalışır.5 Maarif Vekâleti’ne Tolstoy’dan çeviri siparişi alır; ama, çevirinin daktilo ile yazılma kaydı vardır. 1943’te, borç harç bir daktilo alır bu yüzden Nazım. Bu sayede mektuplar da 1913 modeli ve Nazım’ın yarım ton dediği bu makineyle yazılacaktır artık. “Daktilo ile yazı yazmak ne güzel şey ve yeryüzünde mülkiyetini affedeceğim yegâne istihsal aleti daktilo makinesidir,” sözlerini de mektubuna heyecanla işler (Hikmet, 1993: 167).

Orhan Veli, türlü yoksunluk ve yoksulluk içinde aşkla bağlı olduğu Nahit Hanım’a 1947-1950 yıllarında, mektuplar döşer, şiirler de ekleyerek. Yayımlanan mektupların girişinde, kitabın editörü Murat Yalçın, Veli’nin “mektuplarında koyu bir kederi imbiklerden geçiren efkârlı şair” olduğunu ifade ettikten soran Nahit Hanım’ı tanıtır. Samet Ağaoğlu’nun “Rönesans gibi kadın” diye tanımladığı Nahit (Gelenbevi) Hanım, Orhan Veli’nin kısa ömrünün en büyük sevdası sayılmaktadır (Yalçın, 2014: 7-8).

Veli’nin, Zincirli Hürriyet, Varlık, Tanin gibi çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık yaptığını, geçim derdi dolayısıyla sürekli arayış içinde olduğunu görürüz. 1947’de işsizdir ve biraz da çaresiz düşüncelerdedir:

Hâlâ bir iş bulamadımsa kabahat bende mi? Memur olamıyorum. Şimdiye kadar geçirdiğim bütün tecrübeler bunun böyle olduğunu gösterdi. Gazetelerde çalışmak imkânı vardı. Fakat son aylardaki irticai gelişmeler, ayrıca benim buraya yeni geldiğim zaman yazdığım yazılar birçok gazetelerin kapısını kapattı. Yazılarıma para verecek birkaç muvafık gazete var. Fakat çok sefil ücretler uğruna köle olmak istemiyorum. Zaman zaman kafamla psikolojimle alakası olmayan işlere girmek istiyorum. Vatman, balıkçılık filan gibi (akt. Yalçın, 2014: 73).

Piyangoya bile umut bağlar, hiç bilet almasa da… Hatta, Fransa’ya birkaç kilo sigara gönderip satmayı bile düşünür (Yalçın, 2014: 74, 91). Velhasıl, ruhu zenginlikle dolu Veli, maalesef ki iktisaden çok yoksuldur: “İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafetle Ankara’ya gelebilir miyim?” diye sorar sevdiği kadına (akt. Yalçın, 2014: 90).

1938-1946 yılları arasında eğitim bakanlığı yapan Hasan Âli Yücel’e yazılan mektuplardan da 1940’lı ve 50’li yılları okuyoruz. Özellikle 1940’ta açılan ve fevkalade önem verilen Köy Enstitüleri’nin karakterini, gücünü, buraların temelini atıp harcına alın terini koyanları, bu binalara ruh veren eğitimcileri ve de bu enstitülerden yetişen yaratıcı, azimli, aydın gençliğin fikirlerini okuyoruz. Yücel, enstitü hamlesinin alelade bir okul açma işi olmadığını, bir milli kalkınma prensibi olduğunu açıklamaktadır (akt. Yücel Eronat, 2020: 7).6 Kimi zaman 50’lerdeki haksızlıklardan, dinci faaliyetlerden yakınılırken, 27 Mayıs darbesi sonrası yeşeren umudu, bayram coşkusunu görüyoruz satırlarda (Yücel Eronat, 2020: 67).7

Bize ölümsüz şiirler bırakan Ahmed Arif’in 1950’li yıllarda yazdığı mektuplar çok seneler sonra çıkar gün yüzüne. Büyük şair, kör kütük âşıktır ve aşkla doldurduğu yüreğiyle mektuplar döşer Leyla Erbil’e. Arif’in, gönüllere ve zihinlere kazınmış birçok şiirinin “kandil”inde Leyla’nın kara sevdası yanmaktaymış meğerse. Suskun şiiri ile ilgili mektubunda şunları yazar:

Benim ve senin ne varsa, ikiz ruhumuzda ne varsa her biri birer hafif parıltılı taşla, kompozisyona giriyor. Kahrın, bulunmaz ve yaratılamaz güzelliğin, dost ve kahraman ve çırılçıplak samimiliğin, büyüklüğün, namluların yivlerinde fışkıran güller, birer nilüfer dizisi olmuş prangalar. Spartaküs’ün bukağısı, kol bağları… Ve biz, milyarlarca, aşkın, yalanın, alçaklığın, kahramanlığın; kapıları, kapakları, kuş uçurmaz uzaklıkları ve ayrılıklarıyla, kahrolası yasaklarıyla, bu acayip kaos karanlığında, biz ikimiz! İki müthiş hasret, iki parça can… Bana bu kudreti verdiğin, beni ben ettiğin için sana teşekkür etmek, galiba pek resmî kaçar (akt. Kızıler, 2014: 3-4).

Leylim leylim sevdasının yanı sıra, Arif’in acıları, 1951 ve 1952’de politik gerekçelerle tutuklanması, toplamda 38 aylık mahpusluğu ve sonrasında sürgünlüğü de görülür mektuplarda.

Orhan Kemal mektuplarında da bolca edebiyat var: Edebiyatın geri planı, yazıldığı koşullar, yine yoksulluk, parasızlık, sıkıntılı günler, ha bir de meyhaneler, rakı masasında demlenmeler, şaraplar, kafa çekmeler ve iştah açıcı Adana kebapları… Kemal, birçok kişiye borçludur, yoksul haldedir ve mahcuptur. 1956 Temmuz’unda defterine şunları not eder: “Belki fazla değil ama beni çok üzüyor. Kitaplarımı satınca öderim belki. Kitapçılar da çok isteksiz. Zaten Remzi’den başka istekli de yok. Şaşılacak şey. Güya tanınmış, sevilen, aranan imzayım. Yazarla okuyucu arasında o kadar çok ‘lüzumsuz’lar var ki: Yazarın sırtına binmiş hepsi. Hepsi yazarın zararına kazanıyor. (…) Ne bayramları seviyorum, ne de cumartesileri, pazarları. Sair günler çok daha dost. Para bulmak bakımından ne de olsa imkanlarla dolu. (…) Yeni Basın ve Milli Korunma Kanunu kitapçıyı korkuttu. Suç işlemekten korkuyor. Hemen hemen yalnız gazetelerdeki tefrika romanlarla geçinmeye çalışıyoruz (akt. Otyam, 1975: 80-82).

1960 Temmuz’unda heyecanlı ve umutludur Kemal. “Bu memlekette de Sosyalizm fikri artık yerleşmeli,” der; ama, beklentisi yanlış adrestedir. “Bunu Milli Birlikçiler de gerçekleştiremezlerse hiç kimse gerçekleştiremez… diyeceğim ama, belli de olmaz,” (akt. Otyam, 1975: 207) diye yazarken Milli Birlikçilere olan güveninin yanı sıra duyduğu tereddütü de dile getirir.8 Zaten Milli Birlik Komitesi’nin öyle bir niyetinin olmadığı da kısa zamanda anlaşılır… Kemal’in 1966’da komünizm propagandası dolayısıyla tutuklanmasını; 1967-68’deki ağır hastalık hallerini, tedavi için yurt dışına çıkma çabasına karşın kendisine pasaport verilmemesini de okuruz bu mektuplarda (Otyam, 1975: 306).

Özyurdunda Yabancı Olmak adı ile yayımlanan Demir Özlü-Ferit Edgü mektuplaşmaları, sürgün halleri, farklı coğrafyalarda yazma serüveni, dünya edebiyatına dair tartışmalarla birlikte, 65 yıllık bir dostluğun biçimine ve içeriğine dair bilgiler sunmakta. 1962’de başlayan mektuplar, 2008’e uzanıyor; İstanbul’dan Stockholm’e, nice duygu yüklü yollar ve hasretli yıllar dolanıyor. Bu mektuplaşmalarda, adını 1952’de yayın hayatına başlayan Mavi dergisinden alan toplumcu gerçekçi edebiyat topluluğundan Milliyet Sanat’a; Ortadoğu ve Arap sosyalizmi üzerine inceleme arayışlarından 1976’dan 1990’a kadar birçok kıymetli eserin basılmasını sağlayan Ada yayınlarına dek birçok hususa rastlanmaktadır.

Genç bir akademisyenken Türkiye İşçi Partisi’ne üye olan Özlü’nün başı yıllarca çok ağrımıştır. 1964’te şöyle der: “Benim yanında bulunduğum profesör çok şahsiyetsiz ve gerici biriydi. İşçi Partisi’nde çalışmam onu korkuttu, beni istifaya zorladı. Ben de istifa etmedim, çıkarılmamı istedim. O fakülteden, hukuktan ve kürsüden nefret ediyordum” (akt. Gökyıldız, 2017:14).

Özlü, 1964’te memleketin genel görünümünü şu şekilde özetliyor:

Her şey 27 Mayıs’ın çözülmesinden sonra başladı. Temel numara şu: İnönü AP ile koalisyon yaptı. Düşün, nasıl ters bir şey. Sonra bu devam etti; öyle bir siyaset güdüldü ki, bütün güçler ve farklı gruplar bölündüler, parça parça oldular ve birbirlerinden farksızlaştılar; içleri dışlarına çıktı; içleri dışlarına sarkmış bu kaosun üzerinde onu geren ve asan bir yönetici güç var. Yaptığı tek şey gerginliği, bölünmüş güçleri geren şeyi sıkı tutmak; fazla zorlandı mı azıcık gevşetmek; sonra gene germek. Bu politika halkta da, aydınlarda da suskuya varan bir şaşkınlık -tam anlamıyla bir şaşkınlık-, karar verememe hali, bekleme ve tedirginlik yaratıyor (akt. Gökyıldız, 2017: 17-18).9

Demir Özlü’den bahsederken dünyaya çok erken veda eden kardeşi Tezer Özlü’yü unutmak olmaz. Mektuplarıyla gündeme gelen pek çok ünlü erkek yazarın, şairin aksine, mektupları yayımlanan az sayıdaki kadın yazardan biridir Tezer Özlü. 1960’lı yıllarda Ferit Edgü’ye yazdığı mektuplarda içli bir kadının dostuna seslenişini buluruz. İstanbul’a yerleştiği 1967 Şubat’ında, “İlk kez Paris’te veya Avrupa’da olmadığıma memnunum. Burası çok güzel. Her şeye zam da yapılıyor, yakında burası Paris kadar pahalı olacak” (Fidan, 2014: 26) demesinin bugünden bakınca insanda acı bir tebessüm yaratmaması mümkün değil. Hayat pahalılığının had safhada olduğu ama insan hayatının çok ucuz harcanabildiği günümüzdeki şu hali görseydi ne derdi Özlü, kim bilir…10 Yine 1967’de, emekçiler tarafından Çetin Altan’a gönderilen mektuplarda samimi ifadelerle memleketin halini, emekçilerin ağır yaşam koşullarını, sosyalizme, sol mücadeleye güveni, sempatiyi okuyoruz (Altan, 1974). Son olarak, bu geniş dönemde, devlet-hükümet yetkililerine hitaben çok sayıda açık mektubun yayımlandığını da not edelim.

1970’li Yıllar ve Sonrası

Ataol Behramoğlu ve Metin Demirtaş’ın 1970’lerden 1990’lara uzanan uzun mektuplaşma serüveninde haliyle dostça duygularla birlikte bol bol edebiyat sohbetleri, özellikle de şiir ile ilgili konular, öz, biçim, imge, mecaz gibi temel sorun ve kavramlar tartışılır. Kitabın başlangıcında belirtildiği gibi, “Nerdeyse her mektup, bir şiirin, dizelerin kanadına tutunarak uçup gelmektedir” (Behramoğlu & Demirtaş, 1997). Fakat sadece bu değil elbet, bu yazışmalardan dönemin politik atmosferi, Militan’dan Halkın Emeği’ne çeşitli sol yayınlar, sanat-edebiyat dünyasının politik seyri-tavrı, birçok önemli olaya tanıklıklar, hatta “Barış Davası”nda olduğu gibi sanıklıklar da… “Gün ışığında ya da bir lambanın ışığında ve değişik mekanlardan birbirimize bu mektupları yazarken; geçen yüzyıllardan bu yana insan iletişiminde pek fazla bir şey değişmediğini düşünüyorum. Bin yıl önce de belki böyle mektuplaşılıyordu. Telefon, evet. Fakat yine de yetmeyen, eksik kalan, edebiyatı, duygusu eksik bir şey var telefonda. Ya yüzyüze gelmeli, ya mektuplaşmalı” diyor Behramoğlu (Behramoğlu & Demirtaş, 1997: 53).

Cemal Süreya, ameliyat dolayısıyla hastanede yatan eşi Zuhal Seber’e on üç gün boyunca her fırsatta mektuplarla günlük yaşamını, işlerini, duygularını aktarır durur: “Sana rasladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım” (Süreya, 1990: 18). Bunca sevdiği kadına bakın neler almak ister, yaptığı çevrilerin parasıyla, göz nuru-emeğiyle Süreya: “Madam Bovary’nin parasıyla televizyon, Pir Sultan’ın parasıyla çamaşır makinesi alacağım sana. İkisinin bedeli ikisini almaya yetecek. Seni yaşatacağım” (Süreya, 1990: 64). Sene 1972’dir.

Mektubunda, Dersim 38 utanç günlerini, o kahırları, birkaç cümlede toplar ve tarihin bağrına saplar:

Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli bir erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü (Süreya, 1990: 100).

Eşi Zuhal ve oğlu Memo’ya duyduğu sevgide bu ölümlerin, öksüzlüklerin de hesaba katılmasını ister. Her şeye rağmen sever ve ayak diretir. Ne de olsa koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlardandır.

Dünyayı sarsan “68 Hareketi,” Türkiye’de de güçlü bir karşılık bulmuş, İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve arkadaşları döneme damgasını vurmuş büyük politik liderler olarak zihinlere kazınmıştır. Ancak ne yazık ki birçok devrimciyle birlikte bu liderler, çeşitli biçimlerde katledilmiştir. Olayların ayrıntısına girmeden, onlardan bize kalan bazı mektuplara göz atalım: “İnsanların yurt dışından mektup arkadaşları olurdu bir zamanlar, Deniz de bu mektup arkadaşlığı yapanlardan biriymiş. 1960’ların ortalarında Berlin’den Arjantin’e birçok mektup arkadaşı olan heyecan dolu, genç bir romantik dalgalanıyordur” (Dündar, 2014: 66-72). Sonrasında aranmalara, gözaltılara, mahpuslara ve maalesef idama düşer yol.11

Nazım’ın uzun süre mahpus kaldığı Bursa Cezaevi’nde, 1970 yılında Deniz de yatar ve babasına yazdığı bir mektubunda Nazım’dan alıntı yaparak, “Fedakârlık olmasa devrim de olmaz. Şairin dediği gibi. Sen yanmasan/ Ben yanmasam/ Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa,” der. Ve rahat olduğunu, bol bol kitap okuduğunu yazar, mektubunu “ya vatan ya ölüm” diye bitirir (akt. Dündar, 2014: 206).

1971’de banka soygunu dolayısıyla aranan Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan için vur emri çıkarılmasına karşın Cemil Gezmiş, Başbakan Demirel’e bir telgraf yazarak bir yargısız infaz yapılmamasını ister (Dündar, 2014: 224). Deniz’in babası bir türlü banka soygununu anlayamaz, kabul edemez, meselenin politik içeriğine vakıf değildir; bunun adli bir soygun olduğunu sanır o tarihlerde. İçi içini yiyen baba, 18 Ocak 1971’de kamuya açık bir mektup yazar ve yayımlanması için Cumhuriyet gazetesine gönderir. “Neden böyle yaptın oğlum?” diye sorar! “Sen, diğerkâm, paraya değer vermeyen birisin, içim kanıyor bu duruma,” diyen, gençlerin bu haline ağzı kulaklarında sevinenlere, suçlamalara isyan eden baba, “Eğer sen bu suçun faili isen bulunduğun yerde, adaletin hükmünü beklemeden kendini cezalandır. Eğer suçsuz isen çık, adalete teslim ol. Korkma, memlekette yargıçlar da var,” diyerek mektubuna son verir (akt. Dündar, 2014: 230-233).

1971’de yazdığı mektupta: “Sonra gelecek kuşaklara nasıl hesap veririz? Sormazlar mı bize bağımsızlık için ne yaptınız diye? Bizler bugün suçlanıyoruz ama yarın Tarih bizi beraat ettirecektir,” diyen Deniz çok haklı çıkar; onlar insanlığın vicdanında hep masum ve unutulmaz bir yere kurulmuşlardır (Dündar, 2014: 284).

Üç fidanın idamını –daha hukuk yolları tükenmemişken– duyuran Sıkıyönetim komutanına karşı acılı babalar Başbakan Erim’e dilekçe yazar, Erim ise kayıtsızdır cevabında (Dündar, 2014: 348-350). Cemil Gezmiş, 10 Ocak 1972’de İsmet İnönü’ye de mektup yazar: “Sayın Paşam, ödeme vakti gelmiş bir açık bononuz için sizi rahatsız etmek zorunda kaldım.” diyerek başladığı mektubunda, Paşa’ya “Sakın öldürmeyin her şeyin çaresi bulunur” der çaresizce; ama, bu ülke ve ezilen insanları için “20 yaşında hayatın bütün nimetlerini ayaklar altına alarak, külfetlerini omuzlamış” olan oğlu ve arkadaşlarının idamlarının önüne geçmeye yetmez bu yakarışı (Dündar, 2014: 376-377).

Kimi mektuplar, öyle sakıncalı görülür ki sahibine iletilme ihtiyacı duyulmaz; hatta postanede imha edilir. “Üç fidan”ın babalarının milletvekillerine yazdığı mektuplar da bunun düşündürücü bir örneğidir (Dündar, 2014: 395). Sonrasında başbakan ve cumhurbaşkanı olacak Dünya Bankası Uzmanı Turgut Özal da idamların engelleneceği korkusuyla, ABD’den Tercüman gazetesine bir mektup yollar. 7 Nisan 1972 tarihinde Tercüman’da Ahmet Kabaklı’nın köşesinde yayımlanan açık mektubunda Özal, özetle “Bu komünistlere acımamak, bir şans daha vermemek lazım,” diyerek idam sürecinde rol alır (Dündar, 2014: 416). Boşuna korkar Özal, pırıl pırıl yürekler 6 Mayıs’ta dar ağacına çekilir!

Yusuf Aslan, “Sevgili babacığım. Bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum,” şeklinde başlar söze (akt. Dündar, 2014: 422) Deniz de benzer bir hitapla başladığı mektubunda babasına, “Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum,” diyerek dimdik yazar son satırlarını (akt. Dündar, 2014: 436). Hüseyin İnan da, “Yazılacak çok şey var fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil” cümleleriyle bitirir son mektubunu (akt. Dündar, 2014: 423). Daha iyi bir yaşam için genç yaşta ölüme yürüyenler, son mektuplarında dahi, geride kalanları düşünmekte, onları teselli etmeye çalışmakta, metin olmaya davet etmekte, insan sevgilerini ortaya koymaktadırlar… Geriye “Denizlerin dalgası” kalır…

Yukarıda bahsettiğimiz, sahibine verilmeyen “sakıncalı” mektuplardan biri de çok uzun yıllar sonra ortaya çıkan Ali Aktaş’ın son mektubudur! Devrimci bir gençlik lideri olan Aktaş, 1983’te idam edilir, tam da doğum günü olan 23 Ocak’ta. Ailesine yazdığı mektupta, mektubun belki de ailesine verilmeyeceğini yazarken, tahmininde haklı çıkar. Mektubun kaderi “ilginç”tir. Gazeteci Akın Bodur’un ortaya çıkardığı mektup, 25 yıl sonra aileye ulaşır. Emperyalizme, faşizme, sömürüye karşı kararlılıkla mücadele ettiği için asılacağını; inançları uğruna korkusuzca ölüme yürümekte olduğunu ifade eder. “Evet sevgili analarım, babalarım. Ben gidiyorum. Giderken şerefimle gidiyorum. Ama onlar sömürücüler sömürü soygun düzeninin sahipleri komprador patron ağa devletinin savunucuları şerefsizlikleriyle her gün ölecekler” (akt. Güden, 2021: 261).12

Sakıncalı mektuplardan bahsederken Beşikçi’yi anımsamamak mümkün değil. Uzun yıllar hemen her yazdığı şeyden dolayı yargılanan ve hapis yatan İsmail Beşikçi, mektuplarından dolayı da baskı ve zulüm görmüştür. Bunun en ağır örneği, İsviçre Yazarlar Birliği’ne hitaben kaleme aldığı mektuptur. Mektup, Beşikçi’nin daha önce kaldığı bir cezaevinde “ele geçirilmiş” ve devletin dış ülkelerde itibarını zedelenmekten dolayı 10 yıl hapis cezası verilmiştir Beşikçi’ye! (Beşikçi, 1991: 7).

Cezaevi mektuplarına yer vermişken yakın zamanların mahpus hallerine, mektuplarına da kulak vermek gerekiyor. Sadece günümüz Türkiye’sinin, insan hak ve özgürlükleri açısından nin vahim durumunu göstermek için değil; aynı zamanda, “klasik” anlamda mektubun varlığını ve anlamını görmek için. “Nerede o eski mektuplar, mektup gönderen mi kaldı?” diyenlere cezaevlerine bakmalarını öneririm. Cezaevlerindeki yüz binlerce tutuklu ve hükümlünün yakınlarıyla yıllık yazışmaları milyonlarca mektup anlamına gelir.13 Şakran Cezaevi’ndeki tutuklu ve hükümlüler için PTT, özel bir şube bile açmıştır (Okay, 2014: 43).

Görülmüştür damgalı mektuplardan taşan acı, haksızlık, adaletsizlik insanı utanca boğuyor. Örneğin, tutuklu bir anne, 10 aylık bebeği için dışarıdan mama alma izni verilmediğini, bebeğe süt ısıtabilme amaçlı bir ısıtıcı alabilmek için bile uzun süre mücadele etmek zorunda kaldığını anlatıyor (Okay, 2014: 46-47).14

Şiirlerde, Şarkılarda Mektuplar

Yüzlerce şiirde, şarkıda karşımıza çıkar mektup. Yukarıda ifade edildiği gibi türlü duyguyu katıp da koynuna çıkar yola. Sabahattin Ali, Son Mektup’unda,
“Ey yâr, bu mektubu aldığın demde
Kara topraklara verdim kendimi…
Her şey bana engel oldu âlemde,
Bir coşkun nehirdim, yıktım bendimi”
şeklinde seslendiği yârine, bir zaman yaşamanın tatlı gelebileceğini, gülüp eğlenebileceğini söyler; ama, nihayetinde yorulup “Bir gün olur yine bana gelirsin” der (2005: 687).

Büyük ozan Aşık İhsani, destan gibi akan Mektup şiirinde 71 Mayıs’ından 15-16 Haziran’a; yıkılası mahpushanelerden zulmün sırça saraylarına, çalıları koparır gibi kökünden koparılıp atılması gereken emperyalizmden devrimin çelik mengenesinde can verecek faşizme haykırır durur.15

Hasan Hüseyin, “gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç” dediği mektubunu akarsuya bırakır (Fuat, 1997: 461.) “Bir mektup göndersen de açıp okumasam” der Haydar Ergülen, Eski Ormanlara Mektup’ta (2017: 138-39).

Her gece kederde, durmadan içen âşık olur Zeki Müren, Kahır Mektubu’nda. Ne zaman iki satır yazmaya kalksa, hep onu, hep ona yazar… Sarılacak dost, çekilmedik dert kalmamıştır. Sevda ektiği kalbine yalnızlık biçer.

En zorlu zamanlarda, Murathan Mungan’ın sözleriyle, “olmasa mektubun yazdıkların olmasa kim inanır senle ayrıldığımıza, sanma unutulur kalp ağrısı zamanla, her şeyi unutarak yaşanır sanma” diyerek yürek tellerine vurur Yeni Türkü. Eski bir kitabın içinden çıkar anılar, kayıp düşler, ayrılık damgalı mektup? Nurettin Rençber’in sesi ince bir sızıyla dökülür ruha: “Kaçıştılar sağa sola heceler, Parçalanmış art arda Kelimeler, Okudukça hâlâ beni yaralar, Kızgınlıkla yazıp çizdiğin mektup.” Haramiler’in, “Bitti tüm kavgalarım, nerdesin diye sormalarım, bak sensiz de yaşıyorum hayatı,” diyen Mektup’u da dinlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Hakkı Bulut’un Son Mektup’u, Zerrin Özer’in (1984) dilinde hem yüreklerimizi eşeler hem bir “eyvallah” dedirtir bize, yine seksenlerin karanlık yıllarında… Son darbedir, bu son mektup gün görülmemiş dünyada, Tanrı’nın verdiği canı kul almıştır artık.

Haluk Levent’in (1997) Mektup’u ise hoş gelir, umut verir, yalnızlığı alır, yârin gözlerini ve yılların gölgesi düşmüş her satırını öper. Livaneli (1987), “Bir mektup, üç satır yazı, gönlünün karası, tırmalamış ak kâğıdı” diyerek başlar ve gurbet acısına, bağlanmış yollara uzanır.

Kimler kimler, baskıdan, zulümden, ekmek derdinden düştü gurbet ellere de, “Mektup selâm söyle benden sılaya” diye türkü yakmadı ki. Arif Sağ, Belkıs Akkale’den, Akkiraz’a eledik buğdayı da seçtik daneyi, gönlümüz türkü tadında sevdi o bir taneyi…

Sonuç Yerine

Pek çok mektup, mektupla ilgili edebi-sanatsal ürün var, buraya sığdıramadığımız. Hatta değinmeye çalıştıklarımızın ötesinde, fısıltılarla yol alan masallar, mitler, göğe salınan şarkılar, şiirler, resimler, filmler, mürekkebe bulanan veya tuşlarla hayat bulan romanlar, denemeler, günlükler… Bütün bu edebiyat-sanat da geleceğe armağan edilen, biraz da okurunu, dinleyicisini, izleyicisini yani sahibini arayan bir nevi mektup değil midir?

Nihayetinde, kil tabletlerden parşömenlere, posta arabalarından trenlere, tayyarelere, postanelerden, elektronik iletilere; “Bak postacı geliyor”dan “Kaç postacı geçiyor” günlerine geldik. Artık çoğunlukla, kredi kartı borçları, bilumum faturalar, mahkeme, icra tebligatları olsa da kapıyı çalan; kılıktan kılığa girse de, “zamanın ruhu”na göre içeriği ve şekli değişse de, yeni bir yüzyılda da beklenecek, arzu edilecektir mektup.

KAYNAKÇA

12 Eylül’le idam edilen Ali Aktaş’ın son mektubu. (2008). Sendika.org. https://sendika.org/2008/09/12-eylulle-idam-edilen-ali-aktasin-son-mektubu-23965/

Ali, S. (2005). Öyküler, Şiirler ve Oyun. İstanbul: YKY.

Altan, Ç. (1974). Onlar Uyanırken. Ankara: Bilgi.

Aşık İhsani. Mektup. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=xHNa5rVCtk4

Atalay, E. G. A. (2020). Behice Boran. Mektuplar Günlükler Şiirler Bir Hikaye. İstanbul: Sosyal Tarih.

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri (BCA). 30-10-0-0-116-810-3, 14.11.1933.

Bayrak, M. (1994). Açık-Gizli/Resmi-Gayrıresmi Kürdoloji Belgeleri. İstanbul: Özge.

Behramoğlu, A. & Demirtaş, M. (1997). Şiirin Kanadında Mektuplar (1970/1995). İstanbul: Toplumsal Dönüşüm.

Beşikçi, İ. (1991). UNESCO’ya Mektup. Ankara: Yurt

Çayan, M. (1971). Aydınlık Sosyalist Dergi’ye Açık Mektup. http://kutuphane.halkcephesi.net/mahir/asd.html

Dinç, G. (2010). Aydınlığa Mektuplar (1928-1937). İstanbul: YKY

Dursun, T. (1996). İlhan Arsel’e Mektuplar. İstanbul: Kaynak.

Dündar, C. (2014). Abim Deniz: Hiç Yayınlanmamış Mektup ve Fotoğraflarla Hamdi Gezmiş’in Anıları. İstanbul: Can

Erbil, L. (1995). Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar. İstanbul: YKY.

Ergülen, H. (2017). Nar. İstanbul: Kırmızı Kedi.

Fidan, B. (2014). Her Şeyin Sonundayım. Tezer Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları. İstanbul: Sel.

Fuat, M. (1997). Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi. İstanbul: Adam.

Gökyıldız, M. (2017). Özyurdunda Yabancı Olmak: Demir Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları. İstanbul: Sel.

Güden, H. (2021). Onurlu Bir Duruş, Adanmış Bir Yaşam: Ali Aktaş. İstanbul: Ceylan.

Hikmet, N. (1993). Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar. İstanbul: Adam.

Kıvılcımlı, H. (1965). İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz (M.B.K.ne İki Açık Mektup). Köxüz Yayınları. https://marksizmbibliyotegi.org/wp-content/uploads/2021/04/Hikmet-Kivilcimli-Ikinci-Kuvayi-Milliyeciligimiz-Mbk_ne-Mektuplar.pdf

Kızıler, R. (2014). Leylim Leylim. Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar. İstanbul: İşbank

Kutlar, M. (2012). Mustafa Kemal’e Mektup. İstanbul: Avesta.

Levent, H. (1997). Mektup. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=AKUPwC77tEI

Livaneli, Z. (1987). Mektup. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=KExipZbO2a4

Müren, Z. (1980). Kahır Mektubu. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=wvzKhwv6Bog

Okay. A. (2014). Görülmüştür” Damgalı Mektuplar. Kebikeç, 38, 41-54.

Otyam, F. (1975). Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları. İstanbul: E Yayınları.

Özer, Z. (1984). Son Mektup. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=Jv2ZeAxIqQk

Rençber, N. (2016). Mektup. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=iZjLdIOhkU8

Sıla (2022). Mektup. Youtube, https://www.youtube.com/watch?v=BoiKZI-B1uc

Süreya, C. (1990). Onüç Günün Mektupları. İstanbul: Can.

Yeni Türkü. (1986). Olmasa Mektubun. Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=2kxGlgr6X1I

Yücel Eronat, C. (2020). Köy Enstitüleri Dünyasından Hasan Ali Yücel’e Mektuplar. İstanbul: İş Bankası Kültür.

Tonguç, E. (1976). Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları (1935-1946). İstanbul: Çağdaş.

Yalçın, M. (2014). Yalnız Seni Arıyorum: Nahit Hanım’a Mektuplar. İstanbul: YKY.

Kapak görseli: Postane içerisinde tasnif edilmeyi bekleyen mektuplar, 1930’lar. Kaynak: © Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu / CFA_008243

DİPNOTLAR
  1. İlhan Sami Çomak ve haksız-hukuksuz biçimde, cezaevlerinde hayatları gasp edilen iyi yürekli insanlara…
  2. İnsanlar, bu mektuplarda, ilgi çekici biçimlerde, yaşadıkları semtin, beldenin durumuna; yolların kötülüğünden, kirliliğinden, ışıklandırma probleminden, susuzluktan, gürültüden, ulaşım sorunlarına; çevrenin güzelleştirilmesine, doğanın korunmasına dair çeşitli dilek ve eleştirilerini dillendiriyor.
  3. Dinç, yakın zamanlara kadar bu mektupların gazetelerde önemli bir yer bulduğunu fakat basındaki değişimin, okuyucu mektuplarını da vurduğunu, tek sesliliğin, tekelleşmenin ve kendi yazarlarına bile özgürlük tanımayan gazete patronlarının, okurlardan gelecek seslere yer vermeye istekli olmayacaklarını, haklı olarak, ifade eder (2010: 17).
  4. Örneğin 1940’ta, Nafia Vekâleti Hukuk Müşaviri Ziya Bey, Bursa Cezaevi’ne Nazım’ı ziyarete gelir ve hususi affın ciddiyetini anlatır ona (Hikmet, 1993: 16).
  5. Başka bir mektubunda da şunları kaydeder Nazım: “Mektubun içinde sana yolladığım yünlü kadın kumaşı örneği çift endir, yani 138 santimdir eni, İstanbul’da bunları perakende on bir liraya metrosunu satıyorlar, benim tezgâhın mamulüdür, fakat parasızlık ve imkânsızlık yüzünden geç kaldığım için, İstanbul’da sattıramadım, maliyeti sekiz liradır, sekiz buçuğa toptan müşteri bulursan metroda elli kuruş da bize kalır, sekiz buçuktan yukarı bulursan daha âlâ, yani sen şu örneği çarşıya göstertmeye gayret et, çeşitli renkleri vardır. İkinizi de kucaklarım (Hikmet, 1993: 319-320).
  6. Köy Enstitüleri’nin mimarı olarak kabul edilen İ. Hakkı Tonguç’un mektupları da enstitülerin durumuna, manasına, işleyişine ve sorunlarına dair ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için zengin bir kaynaktır. İdealist Tonguç, göreve başlayacak genç meslektaşlarına hitaben şunları yazar: “Her biriniz, içine elektrik enerjisi biriktirilmiş birer akümülâtör gibi, gittiğiniz yerlere kuvvet kaynağı olacaksınız. Sınırları yurdun en sapa köylerine kadar uzayan ilköğretim alanında sizi bekleyen yüz binlerce memleket evladı, birçoğunu henüz tasarlayamadığımız işler var” (1976: 142).
  7. Talip Apaydın, İsmail Hakkı Tonguç, Fakir Baykurt, İbrahim Kuyumcu gibi isimler çıkar karşımıza mektuplarda.
  8. Hikmet Kıvılcımlı da Haziran-Temmuz 1960’ta “ikinci Kuvayi Milliye devrimini” başardınız dediği MBK’ye yazdığı açık mektuplarda komiteden yana çok umutludur. Teorik bir eser niteliğindeki bu mektupları, “KOMİTE olarak… tarihe geçecek işler yapmaya çağrılı evliyalarsınız” diyerek bitirir (1965: 101).
  9. Özlü, 1985’te, Berlin’den Türkiye’ye bakarken karmaşık duygularla şöyle der: “Sürgün bitmesin daha. O ülkede birçok şeyden öyle soğumuşum ki, bilinçsizlikten, düşünce hayatından, çok genel olarak paraya tapılmasından (o derece paraya tapılan kapitalist bir ülke görmedim), yığınla şeyden. Şimdi beş yıl oldu, beş yıl daha olsun. Bu Kuzey Avrupa’da oradan oraya bir beş yıl daha dolaşayım” (akt. Gökyıldız, 2017: 34). 1999 depremi için Edgü’nün yazdıklarını da aktaralım: “Deprem, onca yıldır söylenen ama algılanamayan gerçekleri insanların kafasına vura vura kabul ettirdi. Ne yazık ki bu, binlerce insanın canına mal oldu. Çağdışılık, yobazlık, yalancılık, dolanbazlık ve kımıldaması (böylesi durumlarda) olanaksız bir devlet yapısı. Devletin yalnızca bir polis ve asker devleti olduğu, halkına kul diye baktığı anlaşıldı da hâlâ bazı kazlar, devleti savunmayı sürdürüyor, ilericilik adına” (akt. Gökyıldız, 2017: 218).
  10. Leyla Erbil (1995) de Özlü’nün 1980’li yıllarda, yurtdışından yazılmış mektuplarını yayımlamıştır. Bu mektuplara önsözünde, Özlü için “bir şimşek hızıyla çaktı geçti dünyamızdan” der.
  11. Mahir Çayan ve arkadaşlarının Aydınlık Sosyalist Dergi’den ayrılma nedenlerini ve Türkiye’deki devrimci harekete dair kimi fikirlerini içeren 1971 tarihli açık mektuba da işaret edelim. [Çayan, M. (1971) Aydınlık Sosyalist Dergi’ye Açık Mektup, http://kutuphane.halkcephesi.net/mahir/asd.html] Teorik konuların tartışıldığı mektup örnekleri az değildir. Beşikçi’nin (1991), Kemalizm, Türk devlet yapısı ve devletin Kürt politikası konularındaki eleştirel düşüncelerini, tespitlerini içeren ve UNESCO’ya hitaben yazdığı mektup bu konuda önemli bir örnektir. Dursun’un (1996) Arsel’e yazdığı mektuplar da bu cinsten sayılabilir, mektuplarda esas olarak teolojik konular, İslam dininin eleştirisi vardır.
  12. Ali’nin annesi Ganime Aktaş, 2008’de, 72 yaşındayken mektubu alır ve “bu mektupla yüreğime bir yumruk saplanmış gibi oldu” der gözyaşları dökerek (https://sendika.org/2008/09/12-eylulle-idam-edilen-ali-aktasin-son-mektubu-23965/). 2014’te mektubun orijinalinin anneye teslim edilmesinin ardından ise, Ganime Anne, “Otuz bir yıl sonra oğluma sarılmış gibiyim…” der. (Güden, 2021: 259.) Ayrıca Ali Aktaş ile ilgili geniş bilgi için bkz. Güden, 2021.
  13. 2022 resmi verilerine göre, cezaevlerindeki toplam hükümlü ve tutuklu sayısı üç yüz binden fazladır. https://cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/istatistik/istatistik-1.pdf
  14. Daha fazla bilgi, belge ve mektup için bkz. http://www.gorulmustur.org
  15. Bu uzun şiiri İhsani’nin sesinden dinlemek mümkün: https://www.youtube.com/watch?v=xHNa5rVCtk4

İLGİLİ NESNELER